Ailede Sünneti Yaşamak İçin Tavsiyeler

Hilmiye Ketenci

 

Allâh-ü Teâlâ ilk olarak Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) nurunu yaratmıştır. Sonra O’nun nurunun bir kısmından, Arştan yere kadar bütün mahlukâtı yarattı. O’nu varlık ve şuhud âlemine göndermesi, bütün varlıklar için bir rahmettir. Çünkü mevcûdatın tümü, Nebiyy-i Efhâm Efendimiz’den sâdır olmuştur. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mahlûkatın varlık sebebidir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün yaratılmışlara, rahmetinin sebebidir. Nebî (s.a.v) Efendimiz bütün âlemlere yeten bir rahmettir. Nebiy-yi âzâm aleyhisselâtu ves-selâm Efendimiz’in âleme gelmesiyle, âlem O’nun varlığıyla hayat bulmuştur. Çünkü O bütün mahlûkatın ruhudur. İnsan soyu Cenâb-ı Seyyidül-beşer Efendimiz ile şereflenmiştir. Kâinatın yaratılışındaki en yüce gâyede Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimizdir. Nitekim Allâh-ü Teâlâ “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurmuştur.

Târiflere bakacak olursak; Sözlük anlamıyla Sünnet; “yol’’ demektir. Şe’ri örfümüzde ise, Allah Resûlü’nden, Kur’ân’ı Kerim dışında gelen söz, fiil ve takrirlerden ibârettir. Hadis ise; Peygamber (s.a.s)’in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlâkî ve beşerî vasıflarından oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifâde edilmiş şeklidir. Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır. Sünnet; Allah’ın (cc) Kitâbının, Allah’ın elçisi tarafından evrensel planda yapılmış yorumudur. Hadis, bu yorumun yazılı belgesidir. Peygamber Efendimizin yaptığı açıklama, herhangi birinin yaptığı açıklamaya benzemez. Zirâ O’nun yaptığı açıklamaların kabul edilmesi gerektiğini ve bağlayıcı olduğunu Kur’ân-ı Kerim’in yüce âyetleri beyan etmektedir.” Allah ve Resulü bir konuda hüküm verdimi, artık hiçbir mü’min erkek ve kadın için o konuda muhayyerlik yoktur. Kim Allah ve Resulüne Karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.(el-Azhap 36)

Sünneti-Seniyye’nin günümüze kadar gelmesindeki önemini ve gücünü Peygamber Efendimiz’e indirilmiş vahiy olmasından almaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de, Hadis-i Şeriflerde aynı kaynaktan gelmekte ve parçalanmaz bir bütün teşkil etmektedirler. Ancak “vahyi metlûv” denilen Kur’ân-ı Kerim lafız kalıplarına vahyin kaynağı olan yüce Allah (c.c) tarafından dökülmüşken, “vahyi gayrı metlûv” denilen sünnet ise, Resûlullah (s.a.v ) ta- rafından yaşanmış veya O’nun lafızlarıyla ifâde edilmiştir. Başka bir anlatımla Kur’ân-ı Kerim, hem lafız hemde mânâ itibâriyle Allah kelâmı iken, Sünnet ise Resûl-i Ekrem (s.a.v) tarafından yaşanan ve ifâde edilen vahiydir.

İslâmiyetin amacı, insan hayatını yücelterek onu her türlü ilkellik ve cahillikden, uygarlığa çıkarmak olan bir medeniyet dinidir. Sünnet de bunun yol ve yöntemidir. Kısaca söylemek gerekirse sünnet; “Peygamber (s.a.v)’in hayat tarzı” demektir. Hayat tarzı, kişinin hayat anlayışının dışa vurmuş şekli demektir. Şu halde Peygamber (s.a.v)’in sünnetinin temelinde O’nun hayat anlayışı vardır. İnsanlar, tarih boyunca, “Ben kimim, nereden geldim, niçin geldim, nereye gidiyorum?” gibi sorulara daima cevap aramışlar ve bu sorulara verdikleri cevaplara göre hayata anlam vermişler, hayat gâyelerini buna göre tespit etmişlerdir.

Rasûlullâh Efendimizin sîreti ve mübârek şahsiyeti, sırf insan idrâkine sığabilen tezâhürleri ile dahî beşerî davranışlar manzûmesinin zirvesini teşkîl eder. O, irşad vazîfesini, insanlık içinde bizzat kendisi örnek olmak sûreti ile tamamlayan zirve bir peygamber ve nümûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Allâh (c.c), O mübârek varlığı Kur’ânî tâbiriyle “üsve-i hasene”, yani en mükemmel bir örnek şahsiyet olarak bütün insanlığa takdîm etmiştir.

İslâm medeniyeti, esas itibâriyle Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin çizdiği bir medeniyettir. Allâh-u Azîmüşşân’ın inzâl ettiği Hayat ve Yol Rehberimiz başta Kur’ân-ı Kerim olduğuna göre aile yaşamında birinci görevimiz Resûl-i Kibriyâ Efendimizi örnek almaktır. Sâdi Hz.şöyle buyuruyor.

Ey sâdi mümkün değildir. Ermek râh-ı safâya

Girmeden tarık-ı Muhammed Mustafa’ya

Hazret-i Mevlâna bu hakikati kendi diliyle çok daha etkili bir şekilde dile getirmiştir: “Canım var oldukça ben Kur’an’ın kölesiyim. Ben Hazret-i Muhammed Muhtâr- sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yolunun toprağıyım. Eğer bir kimse benim sözümden bundan başka en ufak bir şey naklederse, o kimseden de onun sözünden de davacısıyım.” Bu beyanıyla Hazreti Mevlâna kendisini açıkça Kur’an’ın kulu kölesi; Peygamber Efendimiz’in nurlu yolunun toprağı olarak takdim etmektedir. Bu sebepledir ki o, Kur’an ve Sünnet’ten aldığı feyz ve ilham ile gönülleri sırât-ı müstakime yönlendiren hikmetler membaı bir âlim, sırlar tercümanı bir ârif olmuştur.

İslam mâneviyâtının muhtevâsı, esâsı, menşeî, Fahr-i Kâinat Efendimizin mânevi hakîkati, “Hakikat-i Muhammediyye”dir. Tasavvufta vahdetin idrâkine varmaktır, gizli ve ayanı olan Muhammed’i hakikatle yeniden bütünleşmektir, Özdeşleşmektir. Sâlik zâhiri ya da bâtini bir yolu takip ederek doğrudan yâda dolaylı bir surette Peygamber Efendimiz’in sünnetine ittibâ edebilir. O’nun ahlâkı ile ahlâklanır. Sünnet sadece emirler manzumesi değildir. Aynı zamanda Muhammed’i hakîkattir. Aile efradı olarak Râsul-i Ekrem  (s.a.v) ile özdeşleşmek için ne yapmalıyız?

İnsan, doğduğu andan îtibâren her hususta bir örneğe muhtaçtır. Çünkü o, dil, din, ahlâkî vasıflar, alışkanlıklar gibi hayatını şekillendiren bütün fikir, inanış ve faâliyetlerini hep kendisine sergilenen örnekler ve onlardan aldığı intibâlarla oluşturur. Bâzı küçük istisnâlar olsa da, umûmî hatlarıyla bu böyledir. Meselâ bir çocuk, anne babası hangi dili konuşuyorsa, ancak onu öğrenir. Daha sonra da diğer örneklerle ikinci, üçüncü ve dördüncü dilleri öğrenebilir. Yani bir bakıma insanın eğitim ve öğretimi, birçok müessire ilâveten kendisinde fıtrî olarak mevcud bulunan taklit temâyülü yoluyla ona müsbet veya menfî şeyleri taklit ettirmekten başka bir şey değildir. Bu sâyede insan, elinde büyüdüğü anne, baba, âile çevresi ve nihâyet yaşadığı muhîtten tesir alır ve bu taklitlerdeki istîdâdı nisbetinde müsbet veya menfî bir şahsiyet olarak topluma katılır.

Ancak insanın, dilini ve benzeri zâhirî hususları öğrenmesi umûmiyetle kolay olurken; onun dînî, ahlâkî ve mânevî âleminin şekillenmesinde büyük ve ciddî engeller ortaya çıkar. Çünkü ilâhî irâdenin insana imtihân gâyesiyle vermiş olduğu ve insanı hiç terk etmeyen nefs ve şeytan gibi mânîler, insanı bu nevî fazîletleri taklîd etmekten uzaklaştırır.

İnsanlar, fıtratlarında mevcut olan örnek alma ve taklit temâyülü sebebiyle müsbet veya menfî rehber kabul ettikleri kimselere meftûn olur, güçleri nisbetinde onların izinden gitmeye çalışırlar. Dolayısıyla, dînî, ahlâkî ve mânevî âlem, peygamberler ve Hak dostları tarafından şekillendirilmedikçe insanlar, gaflet, dalâlet ve isyâna sürüklenmekten kurtulamazlar. Böylece onların ebedî saâdetleri hazîn bir hüsrâna dönüşür. Nitekim bugün sefahat içinde yüzen bir takım meşhurları kendine model alarak onlara erişmek için kendilerini ve ebedî saâdetlerini tehlikeye atanların hâli, ne müthiş bir insan isrâfı ve medeniyet iflâsıdır. Bu dehşet verici hâl, aslında boş bırakılmış gönül tahtının doldurulması adına yanlış kimselere takdîm edilerek ziyân edilmesinden başka bir şey değildir. Mevlânâ (k.s) bu acâyip ve garip hâli şöyle misâllendirir: “Kuzunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Zîrâ kuzunun düşmanı ve avcısı kurttur. Lâkin hayret edilecek şey; kuzunun kurda gönül kaptırmasıdır.

Bir insanı severek onun şahsiyet ve karakterine hayranlık duymak ve onu taklîde çalışmak fıtrî bir temâyül olduğundan, insanoğlu için en mükemmel örnekleri bularak onların izinden gitmek pek mühim bir husustur. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’in hakikatinde eriyen mânevi mürşitler varlıklarını, kâinatın sultanına sunmaktadırlar. O Güzide kâmil insanlar, Peygamber Efendimizin mirasçılarıdır. Fahr-i Kâinat Efendimizi (s.a.v) örnek alıp, özdeşleşmek için, Peygamberi Zişân Efendimizin mânevi mirasçısı olan yaşayan Kâmil mürşidlere tâbi olmak zorundayız. Çünkü insan, ancak görerek, Kâmil mürşidîn mânevi terbiyesine girerek, Peygamber Efendimizi örnek alıp, özdeşleşebilir. Resûl-i Ekrem(s.a.v) Efendimizin hayatını en ince ayrıntılarına kadar öğrenip, yaşayan, O’nun yaşayışından kıl payı inhiraf etmeyen, Yaşayan Kâmil mürşitlerdir. Sırat-ı Müstakim yolunda yürüyen ve kendisine tâbi olanlara da, bu yolu yürüten mânevî mirasçılardır.

Sünnet-i seniyyenin kökleşmesi, yaşanmasında Peygamberimiz Efendimizin (s.a.v)’in hemen yanı başında velâyetin zirveleri olan ailesi ve ashabı durmaktadır. Medeniyetin özü, çekirdeği Ashâb-ı Kiram tarafından yaşanmıştır. İslâm Dîni’nin ilâhî kemâlini onlar temsil etmektedirler. Peygamber Efendimiz ’in ailesi ve ashabı velâyetin de esrarlı özünü temsil etmekteler. İslâm için nelere katlandılar, ama İslâm’ın güzelliğini ve neşesini de sonuna kadar hissedip yaşadılar. Her yaptıkları, Allah aşkına olan ihtiyaçlarının, Efendimiz (sav)’e olan muhabbetlerinin ve bütün insanlığa olan düşkünlüklerinin bir ifadesi idi. Dolayısıyla, hayatlarımızı, Ashâb-ı Kiramın hayatlarını araştırıp öğrenmeye vakfetmeliyiz. Sünnet-i seniyyenin yaşanması için bu şarttır.

Ailede Sünneti yaşamak için önceliklerden biride, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hadis-i şeriflerini ve sünnetlerini öğrenmeye gayret etmeliyiz. Peygamber Efendimiz evinde nasıl yaşardı? Sokağa nasıl çıkardı? Yolda nasıl yürürdü? Gördüğü insanlara nasıl davranırdı? Mescide vardığı zaman ne yapar, nasıl ibâdet ederdi? İslamiyet’i öğretme metodu neydi? Henüz Müslüman olmayanlara karşı tutumu ve onlara İslam’ı tebliğ şekli nasıldı? İnsanlar bir yana, hayvanlara, hatta eşyaya karşı nasıl bir tavır takınırdı? Hadis-i şerifleri okuyup öğrendikçe, mükemmele doğru giden yolda mesafeler almaya başlarız. Doğruyu yanlışı tanırız. Davranış bozukluğumuzu fark eder, kusurlarımızı kolayca yakalarız. İşte o zaman kendimizi hesaba çeker, hatalı davranışlardan uzak durmaya çalışırız.

 

Hadis-i şeriflere ilgimiz arttıkça, insanlarla olan ilişkilerimizin eskiye nisbetle daha güzelleştiğini fark ederiz. Tıpkı Resûlullah Efendimiz gibi, karşımızdaki insanlara değer vereceğimiz, onlarla güzel geçineceğimiz için onların da bize değer verdiklerini, bize daha sıcak ve samimi davrandıklarını görürüz. İşte o zaman Peygamber Efendimizin ahlakının mükemmelliğini, vazgeçilmezliğini, insanları birbiriyle nasıl kaynaştırıp kucaklaştırdığını anlarız. Hadis-i şerifleri okudukça, dünyalar kadar geniş bir gönül, derin bir anlayış, büyük bir hoşgörü kazanırız. İnsanları sevmeyi, anlamayı ve onu bağışlamayı öğreniriz. Her gün en azından bir- iki hadis-i şerif, şayet varsa onların açıklamalarını okuyarak dünyaya Peygamber Efendimizin bakış açısı ile bakmaya çalışmalıyız. Çocuklarımızın ileride problem olmaması, İslamiyet’e yatkın olarak büyümesi için onlara Peygamber Efendimiz’i, onun sevgisini ve sözlerini öğreten kitaplar, hikâyeler okumalıyız.

Hakîkaten, Allâh Rasûlü’ne olan muhabbetimizin ölçüsü, Kur’ân’ı ve Allâh Rasûlü’nü rehber edinerek, O’nun hâli ile ne kadar hâllendiğimizle belli olur. Onu seven ve O’nun uğruna her şeyini fedâ eden ashâb-ı kirâm, O’nu nasıl duydu ve hissetti? O’nun hâliyle nasıl hâllendi ve ahlâkını hayatına nasıl aksettirdi? Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yanında sürekli kalmaktan, bu nebevi belağati dinlediler ve yaşamlarına kattılar. Acaba bizler bu hâllerin neresinde bulunuyoruz? O’na olan muhabbetimizi bu ölçülerle mîzan edip, gönüllerimizi O’nun ahlâkı ile süslemeliyiz. Günahlarımız, hatâlarımız, kusurlarımız ve isyanlarımız O’nun zemzem misâli tertemiz ahlâkıyla yıkanmalı, O’nun mübârek hayatının mânâ ve hikmeti ile mânevî bir diriliş yaşamalıyız. Sürekli olarak Peygamber Efendimizin her biri inci tanesi olan, mübarek sözlerini ilk defa bizlere söylüyormuş gibi, hissetmeli ve yaşamalıyız. Yaşantımızda her gün en az bir hadis-i şerifi öğrenmeye gayret etmeliyiz. Gözümüze sayı az gibi gözükse de, bir yılda üçyüzaltmışbeş tane öğrenmiş oluruz. On yılda hadis hafızı oluruz. Ayrıca büyük muhaddislerin, âlimlerinde yolundan gitmiş oluruz.

“Mümin” hâlâ ve ancak, Rasulullah’ı birebir yaşamaya gayret eden kişidir. O (s.a.v.)’nunla aynileşen, O (s.a.v.)’nla bütünleşen, O (s.a.v.)’nu birebir kendi kişiliğine taşıyan, O (s.a.v.)’nun boyasına boyanan kişidir. Ne var hayatımızda, kişiliklerimizde “Muham­med ahlâkı”ndan, ya da ne yok? Müslümanlığımız ne kadar O (s.a.v.)’nun Müslü­manlığına benziyor, ya da benzemiyor?

Ne yazık ki Fahr-i Âlem Efen­di­mizin bize gösterdiği ahlâkî çizgiden oldukça uzakta duruyoruz. Esasen hayat ahlâktan ibarettir. Din de ahlâktan başka bir şey değildir. Resûl-i Ekrem Efendimizin yüce bir ahlâka sahip olmasının ve ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderilmesinin anlamı işte budur. İbâdetlerin hedefi hayırlı, faziletli insan yetiştirmektir. Peygamber Efendimizin yüce ahlâkının ne olduğunu Hz.Âişe annemizden öğreniyoruz. Hz.Âişe annemiz Sultân-ı Enbiyâ Efendimizin ahlâkının Kur’an’dan ibaret olduğunu söylüyor. Yani bize Kur’an-ı Kerimin edebini öğrenmeye teşvik ediyor.

Tarih okur gibi okumamalı Rasulullah (s.a.v.)’ı.Hayatımızın en ince kıvrımlarına Rasulullah (s.a.v.)’tan ışıklar taşımalıyız. Mademki ilahi tanıklıkla “Güzel”dir O (s.a.v.), o güzellik yaşadığımız dünyaya taşınmalı ve hayatlarımızla diri kılınmalı. Çağımızda Rasulullah’ı (sav) yaşamalı. Bugün insanlığın yaşadığı her bunalım, O (s.a.v.)’nun ahlâkına, erdemine duyulan derin özlemin yansımasıdır. Ailemize sevgi, şefkat kuşanmak zorundayız,  Bazan evde söküğünü dikmek, bazen öğünlerimizde Peygamber Efendimiz ne yemiş ise, onu yemeli, O nasıl su içmişse öyle içmek zorundayız ki, O (s.a.v.)’nun saadet iklimine yönelebilelim.

Rabbimizle beraber olmak için gece gündüz, Kur’an-ı Kerime doymak zorundayız, namazda, bazen ayaklarımız şişinceye kadar kıyamda kalmak, bazen göğsümüzden Kur’an tilavet ederken kazan kaynamasına benzer sesler gelmeli, bazen kumlara kapanmalıyız ve gözyaşı dökmeliyiz, bazen kollarımızı açıp gökleri kucaklarcasına, O (s.a.v.)’nun dünyasından duygular aksın dünyamıza. Çocukların başını okşamalıyız bazen. Yetimlere kol kanat germek zorundayız. Namazda bile sırtımıza çıkarsa torunlarımız, çocuklarımız onların keyfini bozmamalıyız, Resulullah Efendimiz böyle yapmıştı diye, Yanımızda, etrafımızda, fakirler, garipler bulunmalı, Yemeğimizi onlarla paylaşmalıyız.

Kimseyi incitmemeliyiz. Kimseye, hakaret etmemeliyiz. Birinizin bende hakkı varsa gelsin alsın, birinizi incittiysem işte sırtım gelsin vursun demeliyiz. Bunu diyebilecek bir hassasiyet kuşanma, ahiret kaygısı taşımalı, O (s.a.v.)’nun, kuyumcu terazisinden daha hassas hayat disiplini yerleşmeli dünyamıza. Emin insan olmalıyız. O (s.a.v.) “Muhammedül emin”di. İnsanlar canından, malından, ırzından emin olmalı, bu paylaştığımız dünyada. Düşmanların bile saygısına mazhar olmalıyız.

Sevgi yüklenmeliyiz yürekler dolusu. Ashab, O’nu  anlatırken “Her birimiz, Rasulullah (s.a.v.)’ın en çok bizi sevdiğine inanırdık” diyecektir. Bu, muhatabını, hayatı birlikte yaşadığı insanları, toplumu, sevgiye doyurmak anlamına geliyor. “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl” denmiş ya. Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan Hocaefendimiz (r.a).      “Sevginin gereği uymaktır, söz dinlemektir, sevgilinin istediği şeyi yapmaktır. Peygamber Efendimiz’i sevmeden cennete girmek yok! Peygamber Efendimiz’e ittiba etmeden, O’nu kabul etmeden cennete girmek yok!..’’Buyuruyor.

 

Dağı taşı, Uhud’u seven bir Peygamberimiz (s.a.v) var, O (s.a.v.)’nun kalb âlemine yaklaşmaya çalışmalıyız, Efendimiz (s.a.v)’i örnek alarak, içimizde, kalbimizde, hayatımızda O (s.a.v.) olsun. Birlikte yaşamalıyız. Bir Mescid-i Nebevi iklimi teneffüs etmeliyiz yaşadığımız ortamlarda. Eskiyen, pörsüyen, yorulan duygularımıza, uzuvlarımıza Peygamber Efendimizin merhemi sürmeliyiz. Çağın hastalıklarından kurtulabilmenin tek çaresidir, Efendimiz (s.a.v)’in hayat yaşantısını örnek alabilmek. Bizler aile efradı olarak Peygamberi Zişân Efendimiz’i yaşantımızın her noktasında örnek alırsak, çocuklarımız ve yakınlarımızda bizleri örnek alacağından, otomatik olarak Sünnet-i Seniyye yaşanmış olur. Bu konuda Rehberimiz, Önderimiz M.Nureddin Coşan Efendimiz (k.s) bizi şu şekilde yönlendiriyor.”Ahlakınızı güzelleştirmeyi, sevgi ve dostluk bağlarınızı geliştirmeyi, ömrümüz boyunca Yüce Rabbımız’ın emirlerine ve Peygamber Efendimiz’in sünnetine sıkı sıkıya bağlanmanızı hatırlatır, temenni ve tavsiye ederim.”

Muhabbetin derecesi, eserinde tecellî eder. Peygamber Efendimiz’e olan muhabbetimiz, sünnet-i seniyyenin rûhâniyeti ile yaşayabildiğimiz nisbettedir.Bir insan, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyyeye tâbî olmadan, Gönlü Rasûlullâh Efendimiz’in rûhâniyetiyle dolmadan ve O’nun örnek hayatıyla istikâmetlenmeden kâmil bir mü’min olamaz.Şâir Kemâl Edib Kürkçüoğlu, Allâh Rasûlü’nün Sünnet’inden ve muhabbetinden uzakta kalan gâfil mü’minleri şu beytiyle ne güzel irşâd ve îkâz ediyor:

İltifâtından uzak düşmesi eyvâh eyvâh;

İki dünyâda yeter gâfile hüsrân olarak!..

“Eyvâh, eyvâh! Hazret-i Peygamber’in iltifâtından uzak düşmesi, gâfil bir insana elbette hüsrân olarak yeter!..”