Ahde Vefa İsteriz

Vefa, İstanbul’da bir semtin adı şimdi… Süleymaniye Camii’ne gitmek için Fatih Camiinden çıkıp gidiyordum ki birine sordum “nasıl çabuk gidebilirim?”diye. Ebu’l Vefa hz. lerinin türbesinin yanından yukarı git çabuk varırsın dediler. Vefa söylenişi bile güzel. Eli yüzü, endamı edası güzel bir insan gibi… İçinize yumuşacık sızıveriyor. Zaten sabah Eyüp Sultan Camii’nin önündeki görevli  “oraya da gidin. Çok mübarek bir zattır” demişti. Nasibimizde varmış. Vefa’nın babası demek. Bu muhteşem sıfat ona oğlu veya kızının adı vefa olduğu için verilmemiş. Gerçekten vefalıymış.

Kimler gelip kimler geçmiş üzerinde yaşadığımızı zannettiğimiz şu dünyadan. “Ayaklarını yere sağlam basanlar” demişti Konya’daki derviş hacı anne. “onları kimse yerinden oynatamaz. Onlar işini sağlam tutanlar, öldükten sonra dahi sözlerinin eridirler. Bir yola girdiler mi hiçbir mazeret yollarından alıkoymaz.” Mehmed Zahid Kotku Hazretlerinin bağlısı bu ümmi hanım, kayalı-park ismiyle ma’ruf yerde medfun bulunan, imar faaliyetleri sırasında kaldırılmak istenip de kaldırılamayan mübareklerin mezar taşını okuyan gençlere, belki de hayatlarının dersini vermişti. Kafamın içinden hızla bir şeyler geçiyor. Kabirlerindeyken bile irşad ediyorlar. Yanlarında içinizi görür gibi yanlış bir kelimeye bile izin vermiyorlar sanki. Mübarek cennet-mekan Mahmud Esad Coşan (rh. Aleyh) hocamız da az esprili “ben vefalıyım” buyururlar, bununla Vefa Lisesini kast ettiklerini de eklerlerdi. El Hak, doğru söylediler.

Aslında vefa başka bir anlamıyla da kullanılan bir söz. “Kadr ü kıymet bilip unutmamak, hatırasına saygı göstermek” bu da güzel. Hatır gönül gözetmek, birazcık sıla-i rahime benziyor. “Onlar Allah ile sıkı bir anlaşma yaptıktan sonra ahitlerini bozanlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği (akrabalık bağları)nı kesenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar işte lanet onlar içindir.”(Ra’d:25) Aziz milletimiz Kur’an-ı Kerim’in usullerini nasıl da içselleştirmişler. Şüphesiz fıtrata en uygunu da odur. Eski eşinin (Hz. Hatice Radıyallahu anha annemizin) arkadaşlarını bile ihmal etmeyen, “Aldatan bizden değildir.” buyuran bir peygamberin ümmeti olarak, çocuğuna davranışında bile “Eğer ona bir şey vermeseydin yalancılardan olurdun” diye ikaz edilen bir ümmet olarak, ne de çabuk unuttuk vefayı. “Onlar ki (mü’minler) emanetlerine ve ahitlerine riayet (çobanlık) ederler” (Mü’minun: 8) buyuran Rabbimiz mü’minin bir vasfı olarak bize bildirir. Bir gün “ Ey Âdemoğlu sizinle biz ahitleşmedik mi şeytana kulluk etmeyiniz diye” hitabını duyduğumuzda ne deriz bilmem.

Sözünün eri olmak, ahdini bozmamak Allah’ın ısrarla emrettiği bir haslet. Kelam-ı Kadîminde buyurur ki; “Ahidlerinizi yerine getiriniz. Muhakkak ki ahitlerin yerine getirilmesi bir sorumluluk, bir vazifedir.(onlardan hesaba çekileceksiniz)”(İsra;3) Hazret-i Peygamberin hayatında ne muhteşem örnekler görürüz. Bir Yahudi ile buluşmak için sözleştiği yere üç gün aynı zamanda gidip beklemesi yetmez mi? Hâlbuki herkes sever kendisine verilen sözün tutulmasını. Delikanlı derlerdi eskiden bir de. “Ey iman edenler akidlerinize vefa gösteriniz”(Maide;1) emrine mutabık iş işlerdi inananlar. Himayesine aldığı kimseleri canı pahasına korur, canı pahasına besler barındırır, utandırmadan. Anam “Öl söz ver öl sözünden dönme” der. Söz namus demekti… Sözünde durmayan emniyetini kaybederdi. Şahitliği kabul edilmez, o da en alçaltıcı sosyal konum olurdu.  Çünkü Allah (cellecelâlühü)dönekleri sevmez. Zira yine buyurur ki ; “ Kim de nekeslik ederse kendine etmiş olur. Kim de ahdine vefa gösterirse (Allah)ona büyük bir ecir verecektir.”(Fetih:10)

Emine Yalçınkaya