Ahde Vefa Hikâyeleri -1

SAHİBİNİ KORUYAN AKŞAM NAMAZI

Genç bir üniversite öğrencisiydi. Kurban Bayramı’nı memleketinde geçirmek için yola çıkmıştı. Yolculuğu çok sevmesine rağmen bir yönünden hiç hoşlanmazdı. O da namaz kılarken çektiği zorluklardı. Kazaya bırakmamak için harcadığı çaba onu öylesine stres içinde bırakıyordu ki yolculuk bir azap haline geliyordu.

İşte yine akşam vakti girmişti. ”Acaba nasıl bir çözüm bulsam da namazımı kılsam?” diye düşünürken otobüs mazot almak için bir mazot istasyonunda durdu. Abdesti vardı, hemen aşağıya inip muavinin yanına yaklaştı, ”Biraz bekler misiniz? Hemen akşam namazımı kılmak istiyorum. ”dedi. ”Çabuk ol!” dedi muavin.

Sevinçle nerede kılabileceğini araştırdı. Biraz ötede yemyeşil çimenler vardı, onların üzerinde kılabilirdi. Birisine kıbleyi sorup öğrendi ve büyük bir huzur içinde”Allahü ekber!”deyip namaza durdu. İçinde tarifsiz bir mutluluk vardı. Artık sıkıntısı kaybolmuş Âlemlerin Rabbi’nin huzurunda görevini yerine getirmenin doyumsuz lezzetini yaşıyordu Üçüncü rekâtı kılarken ömür boyu unutamayacağı bir şey oldu. Tam rukûya eğilecekken, ileride, kulübesinde duran istasyon köpeği, onu yeni fark etmiş olacak ki havlayarak yanına geldi. Saniyelik bir tereddüt geçiriyordu. Şimdi ne yapmalıydı? Namazı bırakıp kaçmalı mı yoksa devam mı etmeliydi?

Hayır, birincisini yapmayacaktı. Allah’ın huzurundan ayrılmayı bir türlü düşünemiyordu.”Allahü ekber!” diyerek rukûya gitti.

İşte tam o anda ne olduysa oldu; kendisine saldırmak üzere havlayarak gelen köpek, sanki birisi arkasından çekmişçesine, tam yanına gelmişken, frenine basılan bir araba gibi durdu. Havlamasını kesmiş, hafif bir hırıltıyla, namaz kılan gence bakakalmış, o secdeye gidince de kulübesinin yolunu tutmuştu. Artık bu akşam namazının farklı bir anlamı vardı onun için. ‘Her şeyin sahibi’ ‘kendisine secde eden bir genci, açık bir tehlikeden korumuştu. Allah’ın özel himayesine mazhar olmanın mutluluğuyla elini açarak dua etti.

”Rabbim, sana şükürler olsun! Köpek saldırsaydı bile senin huzurundan ayrılmayacaktım. Sanki mıhlanmış gibi beni burada tutan senin sevgindi”.

Otobüse binmiş, tespihini çekerken sanki mutluluktan kanatlanmış, uçuyordu.

 

İYİ ADAM KÖTÜLER LİSTESİNDEN NASIL KURTULDU?

Geceleri sabahlara kadar namaz kılıp gündüzleri de akşama kadar oruç tutan bir zat varmış. Herkes onun bu hâlini ibretle seyreder, hayretle yâd edermiş. Hatta gökte melekler bile bu iyi insanın durumuna gıpta ile bakmaya başlamışlar. Bir gün Cebrail Aleyhisselâm demiş ki:

— Ya Rab, ben bu iyi kulunu ziyaret edip sohbetinde bulunmak istiyorum, bana izin ver. Rabbimizden cevap gelmiş:

— Sen o kulumu ziyaret et ama iyi kulların listesine bir bak da ondan sonra ziyaretine git. Cebrail Aleyhisselâm, iyi kullar listesine bakmış, bir türlü o zatın adını bulamamış. Bir de kötü kullar listesine bakmış ki adı listenin baş tarafında yazılı. Buna çok üzülen Cebrail Aleyhisselâm, ziyarete varınca durumu aynen anlatmış:

— Sen, demiş, bunca ibadet ve kulluğuna rağmen kötü insanlar listesinde yazılısın. Yazık olmuş bunca gayretine. Adam boynunu bükmüş, omuzlarını silkmiş:

_Ben demiş, ona karışmam. Orasını Rabbim bilir. İsterse beni iyi kullar listesine yazar, isterse kötü kullar defterine. Ben O’nun hükmüne teslim olmuşum. İslâm’ın bir manası da teslim olmak değil midir?

_ Bu sözlerden sonra, yine abdestini almış, namazına başlamış, eskisi gibi ibadetine devam etmiş. Durumu hayretle seyreden Cebrail Aleyhisselâm dönüp Rabbimize sormuş:

— Ya Rab, bu ne hâldir? Kötü kullar listesinde yazmana rağmen, o yine ibadetine devam ediyor. Rabbimizden bir hitap gelmiş:

— Ya Cebrail, bir de şimdi bak sen o listeye. Cebrail Aleyhisselâm bir de bakmış ki ne görsün. Bu defa da iyi kullar listesinin baş kısmında yazılı. Demiş ki:

— Ya Rabbi, elbette böyle çok ibadet eden bir kulunun lâyık olduğu yer burasıdır. Bu zatın ibadeti bunu gerektirirdi. Rabbimizden şöyle hitap gelmiş:

— Onu kötü kullar listesinin başından alıp iyi kullar listesinin başına yazdırışımın sebebi, ibadeti değil, çok teslimiyetidir. Sen ona kötü kullar listesindesin dediğin halde o teslimiyetini hiç bozmadı, “Onu Rabbim bilir.” deyip yine ibadetine devam etti. Onun bu derece benim takdirime teslim oluşu, benim rızamı kazanmasına kâfi geldi. Kötü kullar listesinden alıp iyi kullar listesinin baş kısmına yazdırdım. Rabbimiz bundan sonra şöyle hitap etmiş:

_Ya Cebrail, benim rızamı kazanmak isteyen kullar, benim takdirime teslim olsunlar. Onlar takdirime razı oldukları nispette, ben de onlardan razı olur, haklarında hayırlar yazarım.

 

ŞEYTANIN YOL ARKADAŞI

Vaktiyle namazsız, oruçsuz, ahlaksız biri vardı. Bir ramazan günü kasabaya gitmek için köyünden ayrıldı. Yolda yürürken yanına tanımadığı bir adam sokuldu. Nereye gittiğini sordu:

-Kasabadan öteberi almaya gidiyorum, dedi adam.

-Ben de seninle gelebilir miyim? Yalnız yürümekten canım sıkılıyor da…

Teklifi kabul etti. Yol uzundu. Yabancıyla konuşa konuşa giderlerdi.

Bir süre sonra bir bağa rastladılar. Ahlaksız adamın hırsızlığı da vardı. Hemen bağa girdi ve yiyebildiği kadar üzüm yedi. Yiyemediklerini de sırf zarar olsun diye koparıp yere attı.

Yol arkadaşı niye böyle yaptığını sorunca da güldü:

-Bağ benim değil ki zararı başkası çekecek.

Biraz sonra bir köye girdiler. Öğle ezanı okunuyordu. Yabancı adam ezanın sesini duyunca yüzünü buruşturdu. Göz ucuyla yol arkadaşına baktı. Ondan camiye gitmek için bir hareket görmeyince sordu:

-Namaza gitmeyecek misin?

-Ben namaz mamaz kılmam, dedi adam. Oruç da tutmam.

Yabancı birden durdu ve yol arkadaşına:

-Kusura bakma arkadaş, dedi. Senden ayrılmak zorundayım.

Adam şaşırmıştı:

-Niçin ayrılacaksın? Sana karşı bir kusur mu işledim?

-Yok, dedi yabancı. Bana karşı bir kusur işlemedin. Ama beni ve seni yaradan Allah’a (c.c) karşı büyük kusurlar işledin.

Adam daha beter şaşırdı:

-Nasıl, diye sordu. Ne demek istiyorsun?

-Birader, şu kısa yolculukta Allah’ın hoşuna gidecek tek söz söylemedin, tek hareket yapmadın. Aksine, hoşuna gitmeyecek ne varsa onu yaptın. Başkasının bağına girdin, zarar verdin. Ezan okundu, namaz kılmadın.

Adam sıkıntılı şekilde bakındı:

-İyi ama sen de kılmıyorsun ki!

-Doğru, dedi yabancı. Kılmıyorum, çünkü ben insan suretine girmiş bir şeytanım. Ben bile Allah’ın “Secde et!” emrini bir kerecik tutmadım diye lanetlenip huzurundan kovuldum. Ya sen, bir günde kaç kere itaatsizlik ediyorsun? Doğrusu, seni yoldan çıkarmak için sana yoldaşlık yapmıştım. Gördüm ki sen benden beter yoldan çıkmışsın. Şeytan olduğum halde senin gibi bir günahkârın şerrinden korkuyor, bu yüzden senden ayrılmak istiyorum.

Şeytan adamın yanından ayrıldı ve kayboldu. Adamsa oracığa çömeldi. Başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı:

-Vay canına! Şeytan bile benden kaçıyor. Ben ondan daha mı günahkârım, şerliyim sahiden?

Birden kendini tutamayarak ağlamaya başladı:

-Ya Rab! Beni affet. Ne günahım varsa hepsine tövbe ediyorum. Bir daha emrinden dışarı çıkmayacağım.

Hemen abdest aldı ve namaza durdu. Bir daha da kötülük yapmadı.

 

BAYKUŞLAR VE NUŞİREVAN

Adaletiyle meşhur İran hükümdarlarından Nuşirevan, tahta geçtiği ilk yıllarda, halka karşı o kadar zalim ve gaddarca davranmış; o kadar zevk ü sefasına düşkünmüş ki millet artık canından bıkar hale gelmiş; en ufak ses çıkaran olsa kellesi gidermiş.

İşte bu zalim hükümdar Nuşirevan, bir gün maiyetiyle beraber ava çıkmıştı. Yanında gayet zeki bir de veziri vardı. Avlanırken bir ara diğerlerinden ayrılan hükümdar, yanında veziri olduğu halde bir suyun başına varıp atından indi ve bir müddet istirahata çekildi. Yeşillikler üzerinde otururlarken iki baykuş gelip yakınlarına kondu ve ötmeye başladılar.

Baykuşların o nağmeleri Nuşirevan’ın hoşuna gitmiş olacak ki vezirine:

-İnsan şu kuşların dilinden anlasa da ne dediklerini bilse… Kim bilir bu kuşlar şimdi neler söylüyorlardır, dedi.

Vezirin, derdini anlatması için büyük fırsat doğmuştu:

-Sultanım ben bu kuşların ne dediklerini biliyorum. Eğer müsaade eder ve beni bağışlarsanız, bu kuşların ne söylediklerini size bildireyim, dedi.

Nuşirevan, hayretle:

—Gazabımdan emin olabilirsin; anlat, dedi.

Vezir:

-Sultanım, affınıza sığınarak arz ediyorum. Bu kuşların birisi, diğerinin kızını oğluna istiyor. Öbürü de tabiiyeti icabı: “ Kızımı sana veririm yalnız başlık parası olarak bir harabe isterim.”, diyor. Oğlanın babası ise bu halinden memnun vaziyette: “ Deliye bak, Nuşirevan hükümdar olduğu müddetçe, ben sana bir değil, on harabe veririm. Yeter ki sen kızı oğluma ver.” diyor. İşte padişahım, kuşların konuştukları bundan ibarettir, dedi.

Nuşirevan, vezirinden memnun olmuştu; ne demek istediğini anladı ve doğruca avdan sarayına dönerek o andan itibaren hal ve vaziyetini tamamen değiştirdi. Öyle adil, öyle halkını gözetir oldu ki öleceği zaman Nuşirevan’ın memleketinde bir tane harabe kalmamış, her yer mamur ve müreffeh olmuştu.

 

HACCAC, IRAK’A YÖNELİNCE

Haccac-ı Zalim, Emevî Devleti’nin ordu kumandanlarından biri idi. Sahabeden sonra gelen Müslüman nesle çok zulmetmiş, baskıda bulunmuştu.

Ona dediler ki:

— Sen Hazret-i Ömer’in nasıl adalet ettiğini biliyorsun. Ne olur, bize onun gibi muamele eyle.

Şöyle cevap verdi:

_Hazret-i Ömer’in zamanında, sahabeler gibi halk vardı. Siz sahabe gibi adalete lâyık olun, ben de Ömer gibi âdil olayım. Siz sahabe gibi adalete lâyık halk olmuyorsunuz ama benden Ömer gibi âdil olmamı bekliyorsunuz, yağma yok. Sizin gibi halka, ancak benim gibi kumandan gerektir. Lâyığınız budur.

Aradan bir müddet geçti, bir sürü ihtilâf ve ayrılıkların menşei haline gelmiş olan Irak ve Basra’da bir korku başladı. Sebebi, Haccac’ın ordusu ile Irak’a geleceği söylentisiydi. Halk toplanmış, zamanın din büyüğü, meşhur veli Hasan Basrî Hazretleri’ne gitmişti.

Ona şöyle diyorlardı:

— Ey muhterem zat, sen bize bir akıl ver. Ne yapacağımızı işaret buyur. Haccac, ordusunu toplamış; buraya geliyormuş. Buraya gelirse olacaklar malûm. Kimimiz “Buradan kaçmalıyız!” diyor. Kimimiz de “Kaçmayıp beklemeliyiz!” diye diretiyor.

Büyük veli onlara şu cevabı verdi:

_Kaçmayınız zira arkanızdan erişir, sizi kılıçtan geçirir. Oturup beklemeyiniz, gelip sizi bulunduğunuz yerde kıskıvrak yakalar. Kalkınız; topyekûn günahlarınıza tövbe, istiğfarla meşgul olunuz. Zira sizin başınıza gelmek üzere olan bu musibet, sizin günahlarınız sebebiyle yola çıkmıştır. Haccac, bir vasıtadır. Siz bu vasıtayla ıslaha muhtaç hale gelmişsiniz.

Bunun üzerine Irak halkı, istişare ettiler. Gerçekten de bir sürü zulme, haksızlığa girdiklerini, konu komşu hakkı gözetmez, ahlâkî ve İslâmî ölçülere itibar etmez olduklarını itiraf ettiler. Derhal herkes tövbe, istiğfar ederek Allah’a yalvarmaya başladı:

— Ya Rab, biz Haccac gibi birinin zulmüne müstahak olduk. Sen bizim kusurumuzu affeyle. Günahımızı itiraf ediyor, ihtilâf ve tefrikalara artık son vermek istiyoruz!

Cami ve mescitlerde, ev ve kırlarda gözyaşı dökerek tövbe, istiğfara devam eden halka, birkaç gün sonra şu haber geldi:

Irak’a doğru yola çıkmış olan Haccac, aniden fikir değiştirerek yönünü başka tarafa çevirdi; buraya gelmekten vazgeçti.

Hak kulundan intikamın yine kul ile alır.

Bilmeyen ilm-i ledünnü, onu kul yaptı sanır.

Cümle işler Halık’ındır, kul eliyle işlenir,

Hakk’ın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.

Zalimler, Allah’ın sıyrılmış kılıcıdır. Hangi milletler, hangi kullar, isyan etmiş ise onların üzerine müstevli (istilâcı) kılar.

 

Derleyen Betül Meral Durak