Âfetlere Kader Gözüyle Bakmak

İnsan, Allah’ın yeryüzündeki en değerli yaratığıdır. Yüce Allah insanları özel yeteneklerle donatarak üstün kılmış ona çok ikramda bulunmuştur.İnsan yeryüzünde sözü dinlenen, istekleri yerine getirilen ve emirleri tutulan bir halife olarak yaratılmıştır.

Akıl, irade, vicdan, okuma, anlama gibi diğer varlıklardan ayrılan birçok niteliği ve özelliği sebebiyle insan, sorumlu tutulmuş ve sorumluluklarını yerine getirme konusunda imtihana tâbi tutulmuştur.

“Sizi (emirlerini yerine getirmede) yeryüzünün halifeleri/görevlileri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz ki, Rabbinin cezası serîdir ve yine şüphesiz O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (En’am 6/165)

“O, ölümü ve hayatı, amel/davranış bakımından hanginizin daha güzel olacağını imtihan etmek için yarattı. O mutlak galip, çok bağışlayandır.” (Mülk 67/2).

Şüphesiz bu iki âyet-i kerime dışında Kur’ân-ı Kerim’in daha birçok âyetinde bu husus açıkça ifade edilmiştir.

İlahî imtihana tâbi olan insan kendi iradesinin dışında bazı olaylarla da karşılaşabilir. Bunların hepsi kaza ve kader kapsamındadır, yani hiçbirisi kendiliğinden oluşmamaktadır.

Kader, içinde yaşadığımız bu âlem henüz yok iken, zaman ve mekândan münezzeh olan Yüce Allah’ın ezelden ebede yaratılmasını irade ettiği her şeyi yoktan var etmesi, düzene koyması, bu düzeni koruması, yaratılan her şeyin zamanını, yerini ve ölçülerini belirlemesi anlamında ilahî bir kânundur.

Yeryüzünde meydana gelmiş ve gelecek olan her şey, Allah’ın ilmi, dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur. Her şey için takdir edilmiş bir kader vardır. Bu şu demektir: Yüce Allah, insanları kendi hür iradeleriyle seçecekleri şeyleri nerede ve nasıl seçeceklerini ezelî/sonsuz yani zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilir ve buna göre diler ve yine bu dilemesine göre takdir eder, zamanı gelince kulun seçimi doğrultusunda yaratır. Bu durumda Allah’ın ilminin, kulun tercihine ve seçimine bağlı olmasının ise, kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur.

İbni Abbas (r.a.) devamlı olarak Resûlullah ile birlikte bulunurdu. Bir gün yine birlikte idiler. Resûlullah’ın terkisine binmişti. Peygamberimiz (asm), “Delikanlı, sana bir şeyler öğreteyim.” dedi ve şöyle buyurdu:

“Sen Allah’ın emir ve yasaklarına riayet et ki, O’nun yardım ve yardımını daima yanında bulasın. Bir şey isteyeceğin zaman Allah’tan iste. Bir yardım dileyeceğin zaman Allah’tan yardım dile. Ve şunu da bil ki, bir konuda yardım etmek maksadıyla bütün millet bir araya gelse, Allah’ın senin için takdir etmiş olduğundan öte bir yardımda bulunamazlar. Sana zarar vermek maksadıyla hepsi bir araya gelseler, yine Allah’ın senin hakkında takdir ettiğinden öte bir zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış, sahifeler kurumuştur (Meydana gelecek her şey, önceden tespit ve takdir edilmiştir). Tirmizî, Kıyâme: 59; Müsned, 1: 293.

Resul-i Ekrem Efendimiz, “Ey İbn Abbas! Şunu iyi bil ki, sana yazılmayan bir şey yanlışlıkla sana gelmez. Sana yazılan da yanlışlıkla başkasına gitmez” buyurmuştur. (Ahmed İbn-i Hanbel).

Kâinattaki her olay gibi âfetler de Allah tarafından bilinmekte ve zamanı geldiğinde vuku bulmaktadır. Ne zaman ve nerede âfet (deprem, sel, yangın vs) olacak nasıl olacak neticesinde kimler ölecek ve kimler kurtulacak bütün bunların ayrıntıları kaderde mevcuttur.

Yeryüzünde deprem, sel ve heyelan gibi insanların karşılaştıkları pek çok doğal âfetler meydana gelir. Bunlar insanların kendi elleriyle yol açtıkları sorunlardan da kaynaklanabilmektedir. Plansız kentleşmeler, kontrolsüz yapılaşmalar, kaynakların israf edilmesi gibi pek çok sebep yüzünden insanların zarar görmesi söz konusudur.

Kader Allah’ın koyduğu ölçüye denir. Bu ölçüleri dikkate almayan kişiler bedel ödemek zorundadır. Allah hiç kimseye taşıyamayacağı yük vermemiştir. Bu nedenle insanlar, âfetleri oluşturan sebepleri ortadan kaldırmaya çalışmalı ve bu âfetlerle mücadele edip onlardan en az zararla kurtulmanın yollarını aramalıdır. Gerekli tedbirlerle cana ve mala gelen zararın önlenmesi mümkün iken âfetleri sadece alın yazısı olarak ve kader olarak nitelendirmek doğru değildir. Tedbir almakla kaderin dışına çıkılamayacağı da bir gerçektir.

Kader inancı bütün tedbirlere rağmen insanın başına gelen sıkıntı, musibet ve âfetler açısından düşünüldüğünde ümitsizliğin, üzüntünün ve bunların ortaya çıkardığı stres ve yıkımın etkili bir ilacıdır. Her şeyin Allah’tan olduğunu bilen ve buna iman eden insan; O’ndan gelen acı ve tatlı her şeye razı olur. Cenab-ı Hakkın rahmet ve beraberinde hikmetine itibar eder. Sabretmekle kederden ve âfetlerin getirdiği üzüntüden kurtulur. Felaketler karşısında, “Ben Allah’ın kuluyum, sonunda yine ona döneceğim, Allah’ın dilediğinde hayır vardır inşallah, böylesi hakkımda daha hayırlıdır” der. Allahım beni musibetlerden koru, sabredenlerden eyle, diye duâ eder. Nitekim Kur’an-ı Kerimde:

“Olur ki, sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah birçok hayır takdir etmiş olur.” (Nisa 4/19) “Onların başına bir musibet geldiği zaman ‘Biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz” derler. (Bakara 2/156).

Felaketlere kaderde yer alan “imtihan edilme” gerçeği ile bakmayan insanın her sıkıntılı olay ve felaket karşısında şaşırıp kalması, yıkılması, sürekli halinden şikâyet etmesi, sonuçta günah ve isyan bataklığına düşmesi bir bakıma kaçınılmaz olur. Böyle bir insan en küçük sıkıntı karşısında bile ezilir, üzülür ve kendisine dünyayı zindan eder. Hâlbuki peygamberimize göre Allah huzur ve mutluluğu kadere rızada, kederi ve sıkıntıyı kadere isyanda var etmiştir.

“Kadere iman, kaygı ve üzüntüyü giderir.”(Münavî, Feyzu’l-Kadîr, 3/187).

Hz. Peygamber kişinin veba, taun, boğulma, göçük altında kalma gibi veya tabiatla alakalı deprem, sel gibi musibetlerde can verdiğinde şehit olduğunu belirtir.

Kadere imanın insana gerek maruz kaldığı musibetler karşısında bir güç kaynağı olduğu, gerekse onu gururdan kurtardığı hususu şu âyet-i kerimelerde de açıkça ifade edilmiştir: “Gerek yerde, gerek kendi canlarınızda meydana gelen (kıtlık, âfet ve hastalık gibi) herhangi bir musibet, biz onu yaratmadan önce mutlaka bir Kitab’da (Levh-i Mahfûz’da) yazılmıştır. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Her şeyin önceden yazılmış olması) elinizden çıkıp gidene üzülmemeniz (Allah’ın takdiri diye boyun eğmeniz) ve O’nun size verdiğiyle de sevinip şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.” (Hadid 57/22-23). “De ki: “Allah’ın bizim için yazdığından başkası, bize asla isabet etmez. O, bizim Mevlâmızdır. Onun için, mü’minler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar” (Tevbe, 9/51).

Nezihe Sağlam