Adımız, Beşer; Nâmımız, Şaşar

Çalan zile cevap vermek için kapıya koşan, -çoğu zaman olduğu gibi- yine oğluydu. Üst kat komşuları, elinde tepsi ile aşure dağıtıyordu. Çocuk, olduğu gibi tepsiyi almaya kalkınca komşu teyze tarafından uyarıldı: “Evlâdım, bir kâse alacaksın.” Çocuk, mahcubiyetin verdiği telâşla kâseyi aldı ve teşekkürü bile unutarak çabucak kapıyı kapattı.

Halime, oğluyla komşusu arasındaki bu kısa konuşmayı duymuş ama mutfaktaki durumu müsait olmadığından yanlarına gidememişti. Oğlu,  tezgâhın üzerine kâseyi bırakırken “Anne, Aşure Bayramı diye bize aşure getirdiler.” dedi. Kadın, tebessüm ederek oğluna döndüğünde çocuk, çoktan yarım kalan oyununa dönmüştü bile.

Halime, oğlunun arkasından bakarken düşünmeye başladı. Muharrem ayı içindeki Aşure Günü, ne çok olaya şahitlik etmişti. Tarihin seyri içinde gerçekleşen bu olaylardan birisi de Âdem(as) ‘in tevbesinin kabul edilişiydi.

İlk insan ve yeryüzündeki ilk tevbe… Yanılmak, hata işlemek ademoğullarına, demek ki babalarından miras kalmıştı. Halbuki şimdi bizim hayallerimizi süsleyen cennette, eşi Havva validemizle beraber gül gibi yaşayıp gidiyorlardı. Ama ezelde takdir edilen, gerçekleşecekti. Şeytan; cennetten kovulmasına sebep olan Adem(as)’den intikam almak için onları kandıracak,  ilahî buyruğu çiğnetecek ve cennetten çıkarılıp yeryüzüne gönderilmelerine sebep olacaktı. Şimdi hep beraber dünyada idiler ama aralarında çok belirgin bir fark vardı. Adem(as), işlediği cürmün pişmanlığı ile tevbe etmişti. Şeytan ise pişmanlık duymak bir yana, hatasında ısrara devam etmiş, üstelik işi daha da azıtıp intikam hırsını almak için küstahça, kıyamete kadar izin istemişti. Öyle ise ademoğullarına kıyamete kadar rahat yoktu. Ezelî düşmanları her an pusuda bekliyordu. Bu işte Allah(cc)’ın muradı ne olabilirdi? Düşünmeye başladı. Peygamberimiz de bir hadisinde “Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, yerinize günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir millet getirir ve onları affederdi.” diyordu. Önceleri, tefekkür etmeden okuduğu bu hadis, şimdi zihnini karıştırıyordu. Nasıl yani? Hiç günah işlememek, Hakk nezdinde makbul değil miydi? İllâ günah işleyip ardından tevbe etmek mi gerekiyordu?

Halime, mutfaktaki işini bitirince güvendiği bir kaynaktan tevbe bahsini açtı ve okumaya başladı. Rastladığı ilk ayet şöyle diyordu: ” Ve (yine) onlar, çirkin bir iş işledikleri veya ( günahlarla )kendilerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Zaten, Allah’tan başka kim günahları bağışlar ki? Bir de onlar,  işledikleri (günah ve hatalı işleri) nde bilerek ısrar etmezler.” (Âl-i İmran, 135). Gözleri, “Allah’tan başka kim günahları bağışlar ki?” ifadesinde takılı kaldı. Öyleyse her günah işleyişimizde Yaradan bize kendisini ve bizim de O’nun kulu olduğumuzu hatırlatıyordu. Biz; her hata işlediğimizde kendi  aczimizle beraber,  O’nun mağfiretinin büyüklüğünü idrak ediyor, affedecek başka bir merci olmadığı için yine O’na sığınıyorduk. Ayetin devamındaki ifade ise Halime’ye şeytanı ve şeytanla insanoğlu arasındaki farkı hatırlattı: “Bir de onlar işledikleri (günah ve hatalı işleri)nde bilerek ısrar etmezler.” Demek ki insan, hatasından her dönüşünde şeytana benzemekten bir o kadar uzaklaşacaktı.

Halime; ayet, hadis ve İslam âlimlerinin sözlerini okumaya devam ettikçe insana nasıl bir manevî kazanç sağladığını daha net görüyordu. Hz. Mevlâna’nın söyledikleri de işin hikmetini ne güzel açıklıyordu: “Şeytan, Âdem’in ayağını titretti, sürçtürdü, onun kafasına vurdu. Fakat o sille döndü, şeytanın kafasına geldi, ona ceza oldu. Eğer Âdem’in belinden ve sulbünden geldinse pederin gibi Allah’ı talep et, O’nun bölüğünde bulun. Gönül ateşinden ve gözyaşından gıda yap. Çünkü bostan, bulut ve güneş feyzi ile açılıp nemâ bulur.”

Kitabı kapattığında gayr-ı ihtiyarî “İyi ki şeytan var.” diye mırıldandı Halime. Atalarımız boşuna “Kötü komşu, insanı mal sahibi yapar.” dememişler. Merhum Necip Fazıl da aynı hikmete mebnî şu meşhur beyti yazmış olmalıydı:

“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın!

Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.”

Halime; bu düşüncelerle beraber, bir hikmete vâkıf olan, zihni aydınlanan, imanı perçinlenen insanların ruh haliyle hâllenmişti. İçindeki coşku ve heyecanın iştiyakı ile yan odadaki oğluna seslendi: “Seninle Hz. Âdem’in hikâyesini okuyalım mı oğlum?”

Betül Meral Durak