8 Milyar İçin İyilik

Günlük hayatta en sık kullandığımız sorulardan biri “nasılsın?” sorusudur. Genellikle de “iyiyim” cevabını alırız/veririz. Artık kalıplaşmış hale gelen bu cevap sosyal bilimlerin ve tıbbın konusu olmuş ve bu bilimler, “iyilik hâli“ne dair açıklamalarda bulunmuşlardır.

Her gün söylenegelen ve belki de refleksleştiği için hakikatini tefekkür etmeyi ihmal ettiğimiz bu tabir Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ‘nün de dikkatini çekmiş olacak ki konuyu gündemine almaya vakıf olmuştur. Bu vesileyle üzerine düşünüldüğünde Müslümanların zihin dünyasında bu kavramın nasıl tasavvur edilebileceği merak konusudur.

Genel anlamda iyilik hali ‘optimal düzeyde sağlıklı olmaya yönelmiş davranışlar’ olarak ele alınır. Bu haliyle bireyin yaşam kalitesi “iyi oluş”u etkiler.  Sağlıklı olmak da bunu etkileyen önemli etkenlerin başında gelir ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sağlıklı olmayı hastalığın olmaması hali değil, tüm fiziksel, zihinsel ve sosyal iyi oluş hali olarak tanımlar.

Tüm bunlar ne kadar çok boyutlu olsa da bütüncül bir yapıdadır ve adeta sağlıklı olunacaksa hepsiyle beraber sağlıklı olunacaktır. Bu söylemin en olgun anlatımı “Herkese Sağlık” hedefidir. Bu hedef, 1978 yılında Alma-Ata Bildirisi diye anılan konferans sonuç bildirgesinde ortaya konulmuştur; 2000 yılında bu hedefe ulaşmak amaçlanmıştır. Ama ne yazık ki ulaşılamamıştır.

Buradan anlaşılan o ki verilen standartlara göre bir bireyin iyi olması hali pragmatik bir sebep-sonuç ilişkisine dayandırılmaktadır. Sağlıklı olma durumu, sosyoekonomik düzey, eğitim imkanı, barınma, konut, sosyal güvenlik, sosyal ilişkiler gibi hayatın her alanını kaplayan tüm durumlarda optimal bir iyilik şartı aranmaktadır. Bunların ortalama düzeyde var olması halinde genel bir iyilik halinden söz edilebiliyorken hız ve haz çağı olarak dikte edilen hayatta bunların tatmini ve doyumu doyumsuz insanlar tarafından sağlanabilir mi sorusunun cevabı merak konusudur.

Yine bir soru işareti ise; bu geçerliliğin evrensel olup olamayacağı durumudur. Tanımın menşei Avrupa iken yönümüzü buralardan başka, örneğin sömürü ülkelerine çevirdiğimizde karşılaştığımız manzara karşısında bu toplumların iyilik hali için nasıl bir yorumda bulunabiliriz? Tanıma göre bir cevaba gidilecek olduğunda el değmemiş kabilelerin yahut sömürü altında, işgal altında olan memleketlerin insanları hakkında mevcut bir iyilik halinin bulunmadığı yorumunu çıkarabiliriz ancak bu soruyu kendilerine yönelttiğimizde aynı cevabı alabilecek miyiz? Öyle sanıyorum ki hayır. Ayağına ayakkabı bulamayıp poşet geçiren çocuklardaki mutluluk; intihar oranı, madde kullanımı, obezite, riskli cinsel davranışlar, şiddet gibi sosyal hastalıkların yüksek olduğu gelişmiş ülkelerin çocuklarında yoktur. Ancak burada kıyaslanmak istenen mutluluk değildir. İyiliğin varlığının ve noksanlığının sosyal yaşantılardaki tezahürünün değişkenliği olmasıdır. Varılmak istenen düşünce için şunlar söylenebilir:

İyiliğe yüklenen anlam ve sorunlar kültüreldir; dolayısıyla görecelidir. Her ne kadar evrensel bir tanım için genellemelerden yola çıkılarak bu kavramlaştırma yapılsa da iyilik hali bir seçim, süreç, yaşam ve anlamlandırma biçimidir. Din, bu yaşam biçimi ve anlamlandırmanın belirleyicisi olan önemli bir değişkendir. İşte bu noktada, başta söylediğimiz, müslümanların zihin dünyasında bu kavramın nasıl tasavvur edilebileceği konusuna yorum getirilmelidir.

WHO’nun iyilik hali olarak nitelediği durum İslam literatüründe “felah” kavramını anımsatmaktadır. Felah, tefsirde istenmeyen/korkulan durumlardan uzak olmak, umduğuna nail olmak olarak yorumlanır. Allah (cc) da insanları felaha çağırmaktadır.[1] Dolayısıyla inancımıza göre felah, ödev olması itibariyle sorumlu olduğumuz bir seçimdir ve bu ödevin bir sistematiği vardır. Çünkü iyilik durumu İslam inancında bir ibadettir ve ibadetlerin de sıhhat şartları vardır.

Öncelikle iyilik durumu, iyi’yi bilmekle, tanımakla mümkün olacaktır.

Mutlak iyi Allah’tır ve O’nun 99 esmasından yeryüzüne yansır. Allah cc İnsanı iyilik fıtratı üzere yaratmıştır. Yarattığı her şeyde bir düzen vardır ve bu düzenin sağlanması için gerekli yaşam normlarını ilk insandan beridir tayin etmiş, öğütlemiş ve öğretmiştir. Dolayısıyla iyi olma hâli bir inanış ve yaşayış hâlidir. Bu haliyle iyilik, toplumun dinamiğini oluşturması sebebiyle hem bireysel hem de kolektif bir ibadettir. [2] Müslümanlar ibadet sorumluluğunu yerine getirdikleri zaman toplumun doğal düzeni sağlanmış olur. Halk refah ve iyilik içinde yaşamını sürdürür. Bu nedenle Allah CC kullarına iyiliği emreden, kötülükten men eden bir topluluk olmalarını öğütler. [3] Reçete bellidir; iyilik haline ulaşmak ancak “emri bil maruf nehyi anil münker” ile mümkün olacaktır. Halimiz bu haliyle hâkimiyetimizdedir.

Bu hâl yaşanılır olursa insan iç huzurunu aradığı dinamikleri toplumsal bir örgütlenme ile birbirine ulaştırabilir ve toplumu iyileştirebilir. Çünkü tikel tümelin niteliklerini taşır. Nefsini bilen Rabbini bilir noktasından hareketle ilk ödevi kendisidir. Düstur bu olmalıdır. Müslüman kişi kendini ıslah yolunda terbiye olursa toplum birbirini etkiler ve kendi sosyolojik durumunu tayin eder. Mamafih bir insan bir dünyadır. O nedenle bir insan 8 milyar kişidir!

Bununla birlikte İslamiyet bir yaşam tarzıdır. Kuran ve sünnet bu yaşam tarzının kılavuzudur. Müslümanın beslenme şeklinden uyku düzenine kadar iyiliğini etkileyecek her hal yazılıdır ve önderimiz Hz. Muhammed sas tarafından uygulanarak İslam’a kazandırılmıştır. İslamca yaşayan insanca yaşar, sağlıklı, huzurlu, kuvvetli olur, kendi kimyasına uygun hareket eder, böylece toplum kendini ihya ederek WHO’nun ulaşmayı sağlayamadığı iyilik hali hedefini yaşanılır kılar. Çünkü Modern dünya buhran ve bunalım içinde kimlik arayışında iken salahiyetin kaynağı İslam’dır.

Ancak iyilik yalnızca eylem ile ölçülebilecek bir şey değildir; öyle olsaydı ibadet eden herkesin cennete girmesi gerekirdi. Dolayısıyla iyilik niyette sağlam, amelde salih olmalıdır. Nitekim kılınan namaza dahi riya, önemsemezlik gibi çirkin huylar bulaştırılmışsa bu namazın kabul edilmeyip ziyan edildiği ayette geçmektedir[4]. Bu yüzden eylemde adap da çok önemlidir ve şartlarındandır. Ancak burada bunlara değinilmeyecektir.

Son olarak dikkat çekilmesi gereken bir husus da rıza halidir. Standartlara göre ‘optimal düzeyde sağlıklı olmaya yönelmiş davranışlar’ iyilik hali olarak belirlenmiş iken Müslüman için durum daha farklıdır.

‘Hoştur bana senden gelen,

Narın da hoş nurun da hoş’

diyebilmek Müslüman bir kimliğin ahlakıdır.  Öyle ki; sağlık iyi hal için bir ölçüt olarak verilmiş iken Hz. Eyub’ün teslimiyeti ve halinden memnuniyeti bir anti-tezdir.

Yine Hz. Yusuf için zindan; zinadan kurtuluşa tercih ettiği sevimli bir yer olagelmiştir.

Hz. İbrahim için tevhid, ateşten daha serin ve selimdir.

Örnekleri çoğaltmak mümkün iken söylenmek istenen, Müslüman için iyilik halinin nefs-i razıyye ile son noktaya ulaşacağıdır. Kişi o zaman huzur, sekine, selam, rıza gibi hoş haller ile süluk ederek kabz halinden azade olacak,  her yer ve her şeyde felah bulacaktır.

Büşra ÇATALBAŞ YAMAN

[1] Ezan “hayya alel felah” ile müminlere böyle bir çağrı gönderir.

[2] “Dikkat edin, iyilerin amel kitabı Illiyyin’dedir” (83/18)

“Şüphesiz ki iyiler, bol nimet(cenneti) içindedirler.” (83/22)

“İçinizden (herkesi) hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötü olandan men eden bir ümmet(bir topluluk)olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/104)

[3] “İçinizden (herkesi) hayra çağıran, iyiliği (meşru şeyleri; tevhidi ve salih ameli) emreden ve kötü olandan men eden bir ümmet (bir topluluk) olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir. “(3/104)

“(Bunlar, gerçekten) Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder kötülüğe engel olurlar ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte bunlar (Allah katında) iyilerdendir. “(3/114)

[4] “Vay haline o namaz kılanların ki onlar namazlarının özünden uzaktırlar” (107/4-7)