Hz. Fatıma

Babasının Annesi Hz. Fatımatü’z-Zehra Binti
Muhammed Aleyhisselâm

Bebeklerle oynayıp, saçlarını tarayacağı evcilik oyunlarında anne rolü alacağı bir dönemde o, kendisini Babasının muhafazasına adamıştı. Ona babasına olan bu şefkat ve düşkünlüğünden ötürü bir isim vermişlerdi: Ümmü ebi, yani “Babasının annesi.” Çünkü onun çocuk yaşlarda gösterdiği fedakârlıkları ve merhameti ancak bir anne gösterebilirdi.

Hz. Fatıma… Anlatılması zor bir şaheser daha! Onu anlatmak fevkalade güç bir iş. Çünkü bir kimseyi tanıtmak ve anlatmak için onun birkaç özelliğinden bahsetmek kâfidir. Yüz özelliğinden hiç değilse on tane anlatsanız yine o şahsı tanıtmış olursunuz. Ama bir kişi düşününüz ki yüzlerce özelliği var; onu nasıl anlatabilir, buna nasıl yetebilirsiniz? Mümkün değil! Ne kadar ‘anlattım’ deseniz de eksik bıraktığınız çok önemli şeyler kalacaktır. O, klasik ifade ile cennet kadınlarının efendisidir ama bu hâli izaha ne kelimeler ne de nefesler yetebilir.

Bu yüzden Hz. Fatıma’yı sıradan bir insan olduğunu düşünüp anlayabilmemiz, anlatabilmemiz mümkün değildir. Onun zahirini anlatmak noksan, batınından haber vermeye çalışmak yalan olacaktır. Çünkü Hz. Fatıma’nın varlığı, aşk-ı ilâhî olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönül nurunun anlaşılması anlamına gelir ki bizde o kudret yoktur.Bu zorluk arasında onu, kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak, Allah’ın her birimize verdiği anlayış ölçüsünde anlamaya ve anlatmaya gayret edeceğiz. Hâsılı eksik bıraktıklarımız aczimize atfedile.Hz. Fatımatü’z-Zehra, Hz. Muhammed b. Abdullah’ın ve Hatice binti Huveylid’in kızıdır.

Tarihin tanık olduğu en şereşi anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Tarihte hiç kimse onun babası gibi, birkaç yıl içinde, dünyanın seyrini değiştirecek, insanlığı değişik alanlarda harekete geçirecek, ileri götürecek etkinlikler gösterememiş, bu denli müthiş eserler bırakamamıştır. Tarihte onun annesi gibi bir anneden hiçbir zaman söz edilmemiştir. Onun annesi bütün varlığını kendisine sunulan hidayet ve nura karşılık yüce eşi ve hikmet esaslı ilkeleri uğruna feda etmiştir.

Hz. Fatıma büyük bir bekleyişin ardından, bugün ‘Zehra’nın doğum evi’ denilen yerde dünyaya geldi. Dünyaya teşrişeri için net bir tarih vermek zor. Zira bazıları İslâm’ın gelişinden önce doğduğunu söylerken bir kısmı bi’setin birinci, bir kısmı da beşinci yılında doğduğunu ileri sürmektedir.

Onun doğumuna şahit olan bir kadın kendini tutamadı ve dedi ki:
“Ey Hatice, böyle bir çocuğu ne gördüm ne işittim. Bu çocukta herkesinkinden farklı bir yücelik, bir güzellik görüyorum. Doğumun sana mübarek olsun. Şüphe yok ki Allah sana katından bir ikramda bulunmuştur.”

Hz. Hatice:
“Bizi yoktan var eden Allah’a hamd olsun. O’nun inayeti sebebiyle elime aldığım bu çocuğun şükrünü ifâ etmekten âcizim. Onu, şeref ve üstünlük çepeçevre kuşatmıştır.”

O gün, cemaziyelahirin 20. günüydü. O cuma günü, Mekke üzerine bir başka güneş doğmuş gibiydi. Sanki ışıklarında ilahi müjdeler gizliydi. Mekke’nin bütün evleri halka halka yayılan bu müjdeden nasibini almıştı.

Nebiler nebisi, bu son kız evladına Fatıma ismini vermekle iki sevdiğinin gönlünü hoş etmek istemiştir. Bunlardan ilki kendi zevceleri Hz. Hatice’dir ki, annesinin adı Fatıma idi. O, cihan denilen bu saraya Hz. Hatice gibi bir iffet ve ismet hazinesi hediye etmiştir. Doğduğu günden itibaren Fatıma Zehra, insanlığın Efendisi’nin günden güne açılan ve serpilen en sevdiği çiçekti. Çünkü o, sevgili annesi iffet madeni Hz. Hatice’yi andırıyordu.

Peygamber Efendimiz biricik kızının ismi ile ilgi, “Kızımı ancak Allah onu ve sevenlerini cehennemden uzaklaştırdığı için Fatıma diye isimlendirdim.” buyurmuşlardır.

‘Zehra’ ise, beyaz ve nurani yüze denmekle beraber; saf, berrak, pek parlak ay gibi mânalara da gelir. Hz. Fatıma parlak bir yüze sahipti ki ona bakanın gözleri kamaşırdı. Ay ışığı gibi geceyi nurlandırırdı. O kadar ki Hz. Aişe’nin, “Ben karanlık gecede Hz. Fatıma’nın yüzünün aydınlığı ile iğneye iplik geçirirdim!” dediği nakledilir.

Dünyayı şereşendirip sevgili anne ve babasını umutlandırdığı yıl içinde Mekke’de önemli olaylar zuhur etmişti. Kâbe’nin onarılması ve el-Emin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Hacerü’l-Esved’i yerine yerleştirişi bu yıl gerçekleşmişti. Kureyşliler için ne sarsıcı, Allah’ı n sevgili kulu için ise ne kutlu bir hâdiseydi. Zira o, peygamberliğinden önce de bir peygamber gibi sevilmiş, sayılmış, öne geçirilmiş, peşi sıra takip edilmişti.

Fatıma Betül işte bu büyük, bu müstesna anne ve babanın gölgesinde yetişti. ‘Betül’ kesilmek mânasını taşır yani dünyadan kesilip Hakk’a yönelmek demektir. Fatıma Betül’ün bu dünya ile ilişiği babasının yanında kalacağı yıllar ve onun hoşnutluğu ile Hakk’ın rızasını kazanacağı kadardı.

Çocukluk yıllarında bile küçük bedeni devasa büyüklükte bir yüreği ve iradeyi barındırıyordu. Ona “çocuk” demek zordu. O, âdeta büyükler arasında bir büyüktü ki mâna âlemini gözlüyor ve oradan haberler alıyordu. Ne çocukluğunu yaşayabilmişti ne de çocuk olmuştu.

Anneciğinin geniş merhamet kanatları altında uzun süre kalamadı.Ama omuzlarında peygamberlik yükünü taşıyan, bu kutsal emaneti hedefine ulaştırmak için dağların tahammül edemediği işkencelere katlanan babasının, çocuklarını hiç ihmal etmeyen şefkatinin her an hissedildiği bir evde büyüdü. Bu seçilmiş evin çatısı altında; merhamet, sevgi ve şefkat sağanağı altında yetişen evlatların hepsine, bütün mahlûkata yönelik umumi merhametin yanında anne ve babalarına hasrettikleri çok derin ve güçlü bir muhabbet, fedakârlık ve vefakârlık duyguları hâkimdi. Aziz babalarının ve kıymetli annelerinin üzerine titrer, onlara gelebilecek en ufak zarardan büyük endişeye kapılır, tarifsiz kederlere düşerlerdi.

Özellikle Hz. Fatıma… Bu küçük beden ne büyük bir yürek ne eşsiz bir cesaret kaynağı barındırıyordu bünyesinde. O, şereşi babasının âdeta bir gölgesi gibiydi. Küçücük yaşında babasının sorumluluğunu, annesinin ıstırabını derinden hissediyordu. Gücünün yetmeyeceğini bildiği halde Peygamber babasını adım adım takip eder, nereye yönelse, ne tarafa gitse arkasından ayrılmazdı. Hayal edebiliyor musunuz? İnsanların en güzelini ve arkasında küçük ayakları ile dolaşan kalbi kendinden büyük, küçük kızını Hac veya umre için gittiğiniz Mekke sokakları bu ikisinin hüzünlü adımları ile devredildi, hem de kim bilir kaç bin defa. Siz orada yoktunuz ama Fatıma babasına taşlar atılırken oradaydı, sırtına deve işkembesi konulurken oradaydı, hakarete uğrarken oradaydı. Resûlullah destek aramak için etrafına her bakışında bu kıymetli yavruyu görüyordu. Onu görmek, İslâm’ın bu küçük neferindeki cansiperane azmi, fedakârane sabrı ve metaneti görmek gücüne güç katıyordu.

Kadınların efendisi Hz. Fatıma, Kureyş’in ve Kureyşlilerin kışkırttıkları ayak takımının ve kölelerin sevgili, şereşi, kıymetli, eşsiz babasını sürekli gözetleyip, taciz ettiklerini görüyordu. Kureyşlilere öfkesi, babasına sevgi, saygı ve merhameti artıyordu. Davası uğrunda yolundan dönmeyen azimli babanın, yılmayan takipçisi Fatıma Betül, annesiyle beraber, bu eziyetlerin babası üzerindeki etkisini hafişetmek için elinden geleni yapıyordu. Acı çeken sadece babası değildi, bütün Mekke Müslümanları işkence altında inliyordu. Hepsiyle beraber o da eziliyor, taşlar altında ezilmese bile, insan ırkının birbirlerine yaptıkları karşısında insan olmanın yükü altında eziliyordu. O bu zalimlerden değildi, kimseye zulmetmemişti. Mekke’nin en zaliminin yüzüne karşı haykırmak cesaretine de sahipti. O ki âlim ve hâkim olarak bilinirken Allah’ın birliğine olan müthiş cehaleti yüzünden Ebû Cehil olarak isimlendirilmiş, şedit bir düşmandı. Kimse ama kimse onunla karşılaşmaya güç bulamazdı. Bir gün ‘cehaletin babası’ haykırdı:

“Ya Muhammed sen soyunun yüz karasısın, Sen senden daha hayırlı olan babanın dinini bıraktın, onun fikrini hiçe saydın, şerefini düşürdün! Yazıklar olsun sana!” Her münakaşada taraşarı kızıştırmayı kendisine vazife edinmiş çığırtkanlar vardır.Onlardan biri o sırada oradaydı ve şöyle dedi:

“Söyle ey Abdulmuttalib’in oğlu söyle! Bu hain hem senin hem de kabilenin şerefini iki paralık etti. Bütün hakaretler ona revadır. Öyle söyle ki torunların sözlerine kitaplarda yer versin.”

Öyle oldu. Ebû Cehil’in sözleri torunlarının kitaplarında yer aldı. Ama umduğu gibi değildi. Ebû Cehil devam etti:

“And olsun ki biz senin aklını ahmaklık ve akılsızlık sayacağız.Fikrini kötüleyeceğiz, şerefini senin bizim şerefimizi lekelediğin gibi lekeleyeceğiz. Yazıklar olsun sana. Her gittiğin yerde ardından gelecek, her söylediğin sözü yalanlayacağız. Ta ki kimse senin söylediklerini dinlemez oluncaya kadar…”

Etrafta toplanmış kalabalık arasında boyu onların beli hizasında, yarım adam uzunluğunda bir çocuk: Fatıma. O ne yürek ki onun cesaretine cahil marifeti diyemezsiniz, o ne kararlılık ki karşısındaki Ebû Cehil bile olsa mecalsiz kalırdı. Haykırıyordu, sesinin bütün kuvveti ile:

“Asıl sana yazıklar olsun ey cehaletin babası! Söylediklerinin hepsi senin üzerindedir. Ağzından çıkan her fenalığı sana iade ediyorum.Kötülediğin o kişi, benim babam, Muhammed Mustafa Allah’ın Resûlüdür. Sen ömrünü bu uğurda harcasan da gerçeği değiştiremeyeceksin, elinde kalan sadece ziyan olmuş hayatın ve âhiretin olacak. Asıl hayf sana, asıl yazık sana, vah ve eyvah da sana olsun.”

Onunki gibi bir çocukluk geçirenlerin akıbeti hüsran olabilirdi.
Babası hakaretlere uğrayan, meczup sayılan, kavminden dışlanan bir kızın açlık ve yoklukla perişan ailesinin en sıkıntılı günlerine şahit olmuş bir çocukluk. Bebeklerle oynayıp, saçlarını tarayacağı, evcilik oyunlarında anne rolü alacağı bir dönemde o, kendisini babasının muhafazasına adamıştı. Ona babasına olan bu şefkat ve düşkünlüğünden ötürü bir isim vermişlerdi: ‘Ümmü ebi’ yani ‘Babasının annesi’ Çünkü onun çocuk yaşta gösterdiği fedakârlıkları ve merhameti ancak bir anne gösterebilirdi.

Çocukluğunun ilk yılları mücadelelerle geçen Hz. Fatıma’nın, babası ve annesiyle ve Haşimoğulları’nın diğer mensuplarıyla birlikte Ebû Talib Vadisi’nde sosyal ve ekonomik ablukaya tâbi tutulduğu sırada, 12 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Anne babasının yüzüne bakmaya kıyamadığı o cevher, döküntüler arasında, yokluk ve zorluklar içindeydi. Müslümanların her acısını kendi acısı gibi bilen Allah Resûlü’nün, evlatlarının düştüğü bu duruma nasıl üzüldüğünü tahmin bile edemeyiz.

Büyük zorluklarla geçen üç yıllık ablukanın kaldırılmasından sonra şefkatli annesinin vefatı sınavıyla karşı karşıya kaldı. Babasının amcasının vefatıyla sarsıldı. Meşakkatlere katlanma, zorluklara karşı koyma ve büyük sıkıntılara tahammül etme hususunda babası için bir teselli kaynağıydı. Yalnızlığında babasına arkadaşlık ediyor, onun Kureyş azgınlarının ve zorbalarının rencide edici baskılarından dolayı hissettiği üzüntüyü paylaşıyordu. Ailesi ile birlikte açlığa, hakarete katlanıyordu.

Mescidde secdeye kapanan Hz. Resûl’ün sırtına, boynuna deve bağırsakları atan düşmanlarının kahkahaları ve alayları arasında bu küçük kızın babasına yaklaşıp küçücük elleriyle babasını temizlemeye ve korumaya çalıştığı dokunaklı sahneyi şahitler şöyle anlatır:
“Canım babacığım, sen üzülme olur mu? Onlar gerçeği bilmiyorlar, bilemiyorlar. Bilseler böyle yaparlar mı? Allah onları bağışlasın, Allah seni onların elinden kurtarsın. Ben sana yardım ederim babacığım, ben elbiselerini de yıkarım. Ben hep senin yanında olurum, ta onlar da senin yanında yerlerini alıncaya kadar.”

Her zaman babasının yanında ya da onun yollarını gözlemek için onu rahatlatıp dinlendirmek için kapıda, evde beklemektedir Hz. Fatıma. Peygamber ocağında geçirdiği her olay, her acı onu biraz daha olgunlaştırıyordu ve o da olaylar karşısında üzerine düşeni yapıyordu. O da bütün bunları gayet iyi değerlendirecek yetenekte, yeterlilikte ve gayretteydi. Peygamber Efendimiz de her davranışıyla, sözü ve düşüncesiyle cahiliye geleneklerin karşısında durduğu gibi, kızı ile aralarında alışılmışın dışında bir yol takip ederek Arap toplumunda, aslında bütün o dönem halklarında var olan kadına menfi bakıl açısının değişmesini sağlamıştır.

Hz. Fatıma, nübüvvet ve risalet evinde yetişti, babasından ilim ve marifet öğrendi. Peygamber Efendimiz onun yetişmesine azami dikkat gösteriyor, ilim ve din bilgileri ile donanmasını sağlıyor, nebevî hidayet ve hakikat yolunda rehberlik ediyordu. Ümmü Seleme radıyallâhu anhâ onun hakkında şöyle buyurmuştur:

“Peygamber beni kendisine eş olarak seçti ve kızı Fatıma ile ilgili işleri de bana bıraktı. Vazifem gereği edep, gelenek ve diğer konuları ona öğretiyordum. Ancak onun her iş ve her konuda gerçekten de benden daha bilgili olduğunu görüyordum.”

Hz. Fatıma kemal ve güzelliğin en üstün örneğiydi. Varlığı halka şefkat, iffet, yücelik, temizlik, zekâ, idrak ve bilgiden oluşan bir hazineydi. Arap yarımadasındaki bütün kadınların sahip oldukları bilgi ve ilimlerden haberdardı ve hepsini kavramıştı.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Dünya kadınlarının en üstünü dört kişidir: “İmran’ın kızı Meryem, Muhammed’in kızı Fatıma, Huveylid’in kızı Hatice ve Firavun’un hanımı Asiye.”

Yine Peygamber buyurmuştur ki:
“Fatıma, ilklerden ve sonrakilerden bütün cennet kadınlarının en üstünüdür.”
“Allah u Teâlâ senin gazabınla gazap eder, senin hoşnutluğunla da hoşnut olur.”
“Fatıma bedenimin bir parçasıdır, ona eziyet bana eziyettir, onun hoşnutluğu benim hoşnutluğumdur ve Fatıma insanların bana en aziz olanıdır.”

Hz. Fatıma benzersiz ve ezeli bir örnek olarak seçilmiştir. Peygamber Efendimizin soyunun kesik olduğuna dair yayılan dedikodulara cevap olsun diye indirilen Kevser sûresinde sözü edilen bereketli neslin kaynağı Hz. Fatıma’dır. Kız evlatlarının bir hükmünün olmadığı devirde, Peygamber soyunu devam ettirmek üzere bir kız evladın seçilmiş olması, inanan inanmayan bütün insanlar için büyük bir vakıadır. Bu büyük bir devrimdir. Düşünmeli ki geliştiği söylenen uygarlığın, ilerlediği iddia edilen toplumların birçoğunda kadın hâlâ atalarının adını taşıyamıyor, hâlâ çeşitli haklardan mahrum bırakılıyor ve hâlâ soyun devamı için erkek evlat zorunluluğu ileri sürülüyor. Doğrusu bugünkü durumla, dünkü cahiliye toplumunun kadına bakışı ancak şekli bir farklılık gösteriyor. Esasında her ikisinde de durum aynı yöne işaret ediyor. Hz. Fatıma, bilinçli, uyanık, akıllı, dirençli kadınlar için bir uyarı işaretidir. İtibar edenlerin Fatıma sûretine bürünmekte geç kalmayacakları aşikârdır.

Hicret hâdisesi vuku bulalı beş ay olmuştu. Hz. Fatıma gelinlik çağına girmiş, Allah Resûlü sevgili kızının nasibi için bir işaret bekler olmuştu. Ona önce ashâbın en şereflisi talip oldu. Ebû Bekir, Peygamber’in huzurundaydı, aldığı cevap; “Ey Ebû Bekir, ben onun hakkında zuhur edecek ilâhî hükmü bekliyorum.” oldu. Aynı niyet Hz.Ömer’i de Resûlullah’ın kapısına getirmişti. Hepsi peygambere bu vesile ile akrabalık vesilesi ile yakın olmak arzusundaydı. Ashâbın gençleri arasında bir civan vardı ki Hz. Fatıma ile neredeyse birlikte büyümüşlerdi. Lakin taliplerin en çekingeni en titreği o idi: Hz. Ali.

“Ya Ali, sen Allah Resûlü’nün en sevdiği kişilerdensin. Üstelik onun en yakın akrabası sensin. Fatıma’yı bir de sen istesen?”
Hazret mâteessüf gülümsedi, sanki onda hiç ümit yok gibiydi.
“Bu olacak iş değil! Ebû Bekir ve Ömer reddedildikten sonra ha!
Doğrusu ben de reddedilirim diye korkuyorum.”
Arkadaşı bile Hz. Ali’den cesaretliydi. Dedi ki:
“Bu düşünce sen yanıltmasın, sen akrabalık bağı ile ona bağlısın.
Seni reddetmeyecektir. Hem bir kez de sen denesen ne çıkar. Kureyş’in uluları reddedilmekten çekinmedikten sonra sen neye çekinecekmişsin?”
Orada bulunan başkaları da onu teşvik ettiler:
“Bütün şartlar uygunken, Resûlullah’ın Fatıma’yı sana nikâhlamasını istemekten seni alıkoyan nedir?”
Onlardaki heyecan henüz yirmili yaşlarında olan Hz. Ali’yi de sarmıştı.Olur muydu, Allah Resûlü Fatıma’yı ona verir miydi?
“Bu olabilir mi ki? Siz olur diyorsunuz ha? Ama yanımda onunla evlenebileceğim bir şeyim yok ki!”

Hz. Ali nihayet, içindeki çatışmalara rağmen Peygamber Efendimizin huzuruna girdi, tabii iteleyenlerin büyük katkısıyla. Onun heybeti ve vakarı karşısında ağzını açıp tek söz edemedi. Oldukça uzun bir süre karşısında el bağlayıp sessizlik içinde oturdu. Arada bakışları karşılaşıyor ama kahraman Ali susuyordu. “Ne zor işti bu yahu!” Bin kere savaşa girip, bir o kadar düşmanı tepelese bu kadar sıkıntı çekmezdi.

İş Peygamberimiz Efendimize düşmüştü. Cesaretsiz talibin söyleyeceklerini de o söyledi:
“Niye geldin, bir hacetin mi var? Her halde Fatıma’yı istemeye geldin.” deyince Hz. Ali sadece, evet diyebildi. Ohhh! Bin şükür. İşte söylemişti. Yani tam olarak söylemese bile meramı anlaşılmıştı işte! Allah Resûlü’nün kızını istemek toy bir delikanlı için kolay mıydı? O ne kavminin ulusu Ebû Bekir’di ne de heybetli Ömer… O sadece Ali’ydi. Ebû Talip’in oğlu. Ona öyle geliyordu.
Peygamber Efendimiz hemen, sanki bu teklifi bekliyormuşçasına Hz. Fatıma’ya Hz. Ali’nin kendisini istediğini duyurdu. İşe bakın mahcup genç kız da susuyordu. Anlaşılan bu ikisi daha yuva kurmadan aynı dili konuşmaya başlamışlardı. Cevap anlaşılmıştı. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ali’nin yanına döndü.
“Fatıma’ya mehir olarak verebileceğin neyin var?” diye sordu. Hz Ali bir şeyi olmadığını söyleyince Peygamberimiz bu defa “Sana vermiş olduğum zırhlı gömleğini Fatıma’ya mehir olarak ver.” buyurdular.

Nikâh merasiminde Peygamber Efendimiz ve Hz. Ali birer hutbe irad ettiler ve böylece iki cennet efendisinin nikâhı kıyılmış oldu. Bu kadar sade bu kadar külfetsiz, bu kadar kolay, bu kadar çabuk, bu kadar hafif ve şatafatsız… Âlemlere rahmet olarak gönderilen, Allah’ın en sevgili kulunun en sevgili evladı; Allah’ın arslanı, Hudeybiye Fatihi ile suhuletle, bir çırpıda muratlarına kavuştular. Üstelik mehri de gelinin babası veriyordu.

Hadi bugünün değer yargıları ile olayı tek cümle ile değerlendirelim:“Fecaat, felaket, rezalet, kabul edilemez bir hakaret!” 14 asır içinde nasıl değiştiğimizi görüyor musunuz? Paraya, pula, mevkiye makama metelik vermez bir hâlden, bunları hayatın merkezine taşımak için birkaç yüzyıl yeterli olmuş görünüyor.

Birkaç minder, birkaç mutfak eşyası, bir halı, bir havlu, bir kilim, bir sedir, bir yorgan ve iki elbise gibi mütevazı eşyası bulunan evine yaşamak üzere giden Hz. Fatıma birkaç damla gözyaşı dökünce şereflilerin en şereflisi muhterem babası buyurdu:
“Ey Fatıma! Niçin ağlıyorsun? Ben seni isteyenlerin en bilgilisine, yumuşak huylulukta ve akıllılıkta en üstününe ve ilk Müslüman olanına nikâhladım.”

Burada üç hususa değinmek yerinde olacaktır. Düğünlerinin bu kadar kısa zamanda hem de bu kadar kolaylıkla olmasının günümüz kadın ve erkeklerine anlattığı önemli şeyler vardır. Müslüman’ın en önemli ahlâkî özelliklerinden biri, kendileriyle arkadaşlığın, alışverişin, yoldaşlığın kolay olmasıdır. Örnek iki Müslüman’ın, birbirlerine her işi kolaylaştırmak düsturunu edinmiş olmaları sebebiyle evlilik dâhil bütün işlerini kimseyi yormadan ve üzmeden yoluna koyduklarını görüyoruz. İkinci husus, evliliğin düğün masrafları gibi bir teferruata boğulmayıp çok sade bir takım ihtiyaçların giderilmesi ile gerçekleşebilmesidir. Gösterişli düğünlerin onur meselesi haline getirilmesinin peygamberî ahlâk ile uyuşmadığını söylemeye bile gerek yoktur. Üçüncü mesele ise, bizzat Peygamberimizin dilinden evlenilecek kişilerde aranması gereken özelliklerdir ki, şu şekilde sıralanabilir:Yumuşak huy, üstün akıl, yüksek bilgi ve güçlü bir iman sahibi olmak. Bundan başka sayılacaklar teferruattandır. Bu vasıfların mümkün mertebe arandığı evlilik kurumlarında saadet, bulunmaz bir nimet olmayacaktır. Hz. Zehra ideal bir eş olmanın ve yüce anneliğin en görkemli örneğini sergiledi. Hem de İslâm tarihinin en çetrefilli, en zorlu dönemlerinde… Öyle bir zaman ki, İslâm, cahil bir çevrede ve kabileci geleneğin hüküm sürdüğü bir ortamda kalıcılık ve yücelik yolunu açmak amacındaydı. Çünkü Fatımatü’z-Zehra’ya azametten büyük bir pay, görkemlilik ve ululuktan en geniş bir nasip bahşedilmişti. Fatımatü’z-Zehra ve Ali el-Murtaza’nın Hasan, Hüseyin ve saygı değer sabır ve direniş sembolü olan Zeynep ve Ümmü Gülsüm adında iki kızları ile küçük yaşta vefat eden Muhsin de sayılırsa beş çocukları dünyaya geldi. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Hz. Peygamber’in nesli Hz. Fatıma ile devam etmiştir.

Hz. Fatıma’nın bazı savaşlara katıldığı kesin olarak bilinmektedir. Okların ve kılıçların konuştuğu alanda babasının ve mübarek eşinin yanında yer alıyor, yaraları sarıyor, su taşıyor, savaşçılara moral veriyordu. Allah Resûlü sırlarını ona açardı ve savaşlarda bazı işleri ona bırakırdı. Ev işlerini ve çocuklarının bakımını üstlenmiş olmasına rağmen babasının ve eşinin ev dışındaki bazı işlerini de yürütürdü. Peygamberimiz önemli konularda onun katılımını, aktif olarak yer almasını sağlıyordu. Kadınların Resûlullah’a toplu olarak biat etmeleri sırasında onun da yer alması ve Peygamberimiz ile Necran Hıristiyanları arasındaki mübaheleye (karşılıklı beddua etmeye), onu da çağırması bunun örnekleridir.

Hz. Fatıma mübahele olayında hazır bulunan beş kişiden biridir. Hicretin onuncu yılında Necran Hıristiyanlarından bir grup, tartışma ve tahkik yapma kastıyla Resûlullah’ın huzuruna geldiler. Hz. İsa’nın yaratılış niteliği gibi çeşitli meseleler söz konusu edildi. Resûlullah onlara Âl-i İmran sûresinin ilk âyetlerinden bir kaçını tilavet buyurdu. Konuşma inada vardı, bu esnada şu âyet nazil oldu:
“Artık sana (‹sa’nın, Allah’ın kulu ve Resûlü olduğu hakkındaki) ilim geldikten sonra, seninle kim tartışırsa, de ki: Gelin (biz ve siz) oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve (sizin) kendinizi çağıralım, sonra lanetleşelim; Allah’ın lanetini yalancılar üzerine dileyelim.” (3/Âl-i ‹mran, 61)

Resûlullah, Allahu Teâlâ’nın emri gereğince Necran Hıristiyanlarını mübaheleye davet etti fakat onlar bunun ertesi güne ertelenmesini önerdiler, bu teklif kabul edildi.

Hıristiyanlar kendi aralarında işin ciddiyetini konuşuyorlardı. Din adamlarından biri dedi ki:
“Dikkat edin, eğer Muhammed kendi çocukları ve ev halkı ile lanetleşmeye gelirse, bu işten vazgeçin. Yok, eğer ashâbı ile gelirse onunla lanetleşin. Çünkü bu durumda o Hak Peygamber değildir.”
Taraflar sözleşilen yerde bir araya geldiler.

“Muhammed herkesten çok sevdiği damadı, hayatının goncaları torunları ve en azizi evladı ile gelmiştir. Yemin ederim ki Allah’ın Peygamberi gibi yere oturup lanetleşmeye hazırdır.”
Bunu duyan hıristiyanlar:
“Biz bu işten kesinlikle vazgeçiyoruz. Onu Hakk’a tam bir güven ve itminan içinde görüyoruz. O, bu işe sonsuz bir cesaretle girişiyor. Doğrusu biz onun gerçekten peygamber olmasından korkuyoruz.
Eğer Muhammed sözünde doğruculardan ise bir yıl geçmeden Hıristiyanlardan bir kişi bile hayata kalmaz. Onun laneti ile hepimiz yok olup gideriz.”

Nihayet ilâhî azabın korkusundan dolayı mübaheleden lanetleşmekten vazgeçip Resûlullah’ın huzuruna giderek Musâlaha (anlaşma) yapılmasını rica ettiler, bu ricaları Resûlullah tarafından kabul edildi. Mübahele olayı meşhur bir olaydır. Resûlullah’ın; Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’den başka kimseyi mübahele için götürmediği hususunda Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet ekolu görüş ittifakı içerisindeler. İşte bu mesele Hz. Fatıma, eşi Hz. Ali ve evlatları Hasan ve Hüseyin için büyük bir fazilettir. Biliyorsunuz, Hz. Fatıma’nın meşhur bir duası vardır. Bu, Allah’ın çok hoşuna giden bir duadır: “Yâ Rabbi! Beni bir göz açıp kapayacak kadar zamanda senden ayrı bırakma!” Bu niyaz ile ömür süren Hz. Fatıma için dünyevî herhangi bir şeyin varlığı da yokluğu da birdir. Hatta dünya kıymetleri arasında ‘zorluk’ kabul edilen şeyler onun için bir anda feda edilecek ve gayesi yalnızca Allah’ın rızası olan metalardır.

Cabir b. Abdullah-i Ensarî şöyle diyor:
“Bir gün ikindi namazını Hz. Peygamber’le birlikte kıldık. Aniden, eski bir elbise giymiş olan yaşlı ve güçsüz bir adam Resûlullah’ın huzuruna vardı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona dönüp hâlini
sordu. O kişi de cevaben, Ya Resûlullah, açım, beni doyur; çıplağım, bana bir elbise bağışla; fakirim, bana bir şey ver, dedi. Resûlullah: ‘Benim şimdi bir şeyim yoktur ama ‘bir hayıra kılavuzluk yapan, o işi yapan kimse gibidir.’ Öyle bir kimsenin evine git ki, Allah ve Resûlünü sever, Allah ve Resûlü de onu sever ve Allah’ı kendisine tercih eder. Git kızım Fatıma’nın evine, umarım sana yardım eder.’ Dedi ve daha sonra Bilal’e şöyle buyurdu:
‘Ya Bilal, kalk bu güçsüz kişiye Fatıma’nın evini göster.’
Arabî kişi Bilal’le birlikte Hz. Fatıma’nın evine gittiler, eve vardıklarında ihtiyar adam yüksek bir sesle şöyle dedi:
“Ey nübüvvet ailesi ve meleklerin nazil olduğu merkez, selamun aleyküm.”
Selamı işiten Hz. Fatıma cevap verdi:
“Aleyke’s-selam ey kişi, sen kimsin?”
“Ben fakir birisiyim, babanızın huzuruna gittim, beni size gönderdi. Ey Peygamber’in kızı, açım, beni doyurun; çıplağım, beni örtün, bana bir giysi verin; fakirim, bana bir şey bağışlayın.”
“Ey Âdemoğlu, evde yiyecek bir şey bulunmuyor. Sana oğullarım Hasan ve Hüseyin’in üzerinde yattıkları bir koyun postunu versem ne dersin?”
“Ey Muhammed’in kızı, ben açlıktan sana şikâyet ettim, sen ise bir koyun postunu bana verdin, aç olduğum hâlde onu ne yapacağım? Keşke bana bir kuru ekmek verseydin.”
Bunu duyunca amcakızının ona hediye ettiği gerdanlığı o adama bağışlayıp şöyle buyurdu:
“Al bunu sat ve kendi ihtiyacını karşıla, umulur ki, Allah ondan daha hayırlısını sana verir.”

Cabir b. Ensarî diyor ki:
“Fakir adam onu alıp Peygamber’in huzuruna gitti ve macerayı ona anlattı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem duygulanıp ağladı ve gerdanlığı sat, umulur ki, Allahu Teâlâ kızımın bağışı bereketiyle sana bir genişlik bağışlar, dedi.”
Bilahare bu gerdanlık çok bereketli oldu. Onunla bir köle hürriyete kavuştu, bir aç doydu, bir fakir müstağni oldu ve gerdanlık sahibine geri döndü.”

Hz. Fatıma ve ailesi özellikle hicretin ilk yıllarında büyük sıkıntılar çektiler. Yokluk ve açlık bütün ashâb gibi Peygamber Efendimiz ve ailesi hayatın akışında sıradanlaşmıştı. Tamamıyla tok herhangi birini bulmak şöyle dursun Allah Resûlü bile açlığını dindirmek için karnına taş bağlıyordu. Oysa ganimetler tepe gibi yığılıyor, Müslümanların eline bir hayli mal ve mülk geçiyordu. Bunca varlığın içinde onlar Allah’ın rızasına talip olmuşlar, gelen bütün serveti bu yolda son kuruşuna kadar infak etmişlerdi, öyle olmuş ki kendilerine bir dirhemcik bile ayırmamışlardır.

Hz. Fatıma da dünya malı ve lezzetlerini gönlünden silmişti. Onun için fakirlik ve zenginlik, rahatlık ve zorluk, sağlık ve hastalık, ölüm ve yaşam arasında bir fark yoktu. Belalara sabreden takdire rıza gösteren bir hâli vardı. Kendisi Resûlullah’tan şöyle rivayet ediyor:
“Allah sevdiği kulunu musibetlere duçâr eder. Eğer kul sabır gösterirse onu diğerlerinden seçkin kılar. Ve Hakk’ın takdirine rıza gösterir, hoşnut olursa onu mümtaz kulu haline getirir. … Çocuklarım, Allah’ın isteğine boyun eğmek ve sabır göstermek kulluğun birinci adımıdır. Her kim sabır gösterir ve razı olursa Allah ona hayır ve iyilikten başka bir şey takdir buyurmaz.”
Hz. Fatıma güçlü bir fesahat ve belâgata sahipti. Konuşmasını yerinde ve derin mânaya sahip cümlelerle gerçekleştirirdi. Kelimeleri özenle seçerdi. Sözlerinin gücü ile kalplere hükmeder, kararlı özgün ifadelerle insanları etkisi altına alırdı. Söz zenginliğine, hâkimiyetine ve ifade gücüne kimse ulaşamazdı. En güzel anlatım üslubunu seçerek konuşurdu. Sözlerdeki belâgat, kalpte olgunluk varsa tesire sahiptir. Yoksa gönlü perişan insanların kelamı ne kadar süslü ve yüksek olursa olsun, saman alevi kadar bir tesire sahip olur. Hz. Fatıma’nın sözleri, kaynağı gönül olduğundan, asırlar geçse de unutulmayacak belâgatli cümleler olmuşlardır.
Hz. Fatıma validemiz sadakatte, ahde vefada ve bilumum güzel ahlâkta zirvede idiler. Hz. Aişe validemiz, “Resûlullah’tan başka Fatıma’dan daha doğru sözlü birini görmedim.” diyerek onun bu hasletinide dile getirmiştir.
Hz. Fatıma ilmî sahada da dirayet sahibi idi. Fıkıh ve tefsir mevzularında alim, Kur’ân-ı Kerîm’i anlayıp anlatmada, içtimai meselelere hâl çareleri bulmakta eşsizdi. İslâm’da kadının muallime ve mürebbiye olmasının en güzel örnekleri ondadır.
Hâsılı Fatıma validemiz, engin-zengin, ince ve derin bir ruha sahipti. Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “Masmavi gök kadar ve en ince fikir kadar derin”di ve zengindi onun gönlü. Oruçlu olduğu hâlde, üç gün boyunca iftarını suyla yapıp, sofrasındaki bir lokma ekmeği kapısına gelen fakire ikram edecek kadar da cömertti.

Bu aczimizle onun için daha ne söyleyebiliriz ki? O, kıyamete kadar
gelecek bütün mü’min hanımlara numune-i imtisal olacak her
türlü güzel ahlâkın sahibiydi.

Peygamberimiz’in ebedi âleme irtihali yaklaşınca sevgili kızı bunu
anlamış ve gözyaşlarına boğulmuştu. Ancak Fahr-i Âlem kulağına birkaç
cümle fısıldamış, ağlamaktan kızaran gözlerinde yaş kurumuş, yanakları
sevinçten al al olmuştu. Ehl-i beyt içinde en kısa zamanda ona
kavuşacakların ilki olmanın saadeti ona yetmişti. Ayrılıkların en acısı
sineleri kavurduğu sırada dilinden şu mealde beyitler dökülüyordu:
“Senin varlığın benim için gölgesinde sükûn bulduğum bir dağ gibiydi.
fiimdi beni yakıcı güneşin altında yalnız bıraktın. Artık zorluklara
katlanacağım. En üstün süvarilerimin göçtüğünü, silahın elimden
çıktığını biliyorum. Ölümünle beni musibetlerin eline bıraktın, kötü
olaylar takatimi tüketmiş, kırmıştır. Ey göz, gözyaşı yağmurunu indir,
kanlı gözyaşı dökmekten kaçınma. Ey Allah’ın elçisi, Ey halkın seçkini!
Ey öksüzlere ve zayışara sığınak! Dağlar, vahşi hayvanlar, kuşlar,
yer ve gök sana matem tutarak ağladı. Ey başımın tacı! Senin ölümünle
Hücûn, Meş’ar, …hepsi ağladı. Senden sonra ‹slâm, garip kaldı…”

Babasının vefatından sonra yüzü asla gülmedi. Son tebessümü ölüm döşeğinde, kendisi için yapılan hazırlıkları görünce kavuşma heyecanı ile oldu. Her hafta pazartesi ve perşembe günleri şehitlerin kabrini ziyarete gider “İşte Resûlullah burada durmuştu, şurada da müşrikler vardı.” diyerek o günleri anardı. Üzüntüsünü içinden çıkaramıyor ve bu hâl gün geçtikçe onu daha güçsüz bırakıyordu.
Özlenen, hep beklenen ölüm… Hz. Ali’ye, Hasan’a, Hüseyin’e rağmen etrafını kaplayan ve ona sevgi ile bağlanan bütün dostlarına, yakınlarına karşın o ölümü beklemekteydi.

Bir rivayete göre ramazan ayının üçü, günlerden salı’dır. Vakit akşama yaklaşmaktadır. Eşini ve çocuklarını mescide gönderdikten sonra, gusledip temizlendi, bir gelin gibi özenle giyindi. Gözlerinde gizemli bir ifade, dudaklarına aylardır gözlenen tebessüm belirdi. Sessizce,
“Ben şimdi öleceğim.” dedi. “Beni hiç kimse açmasın ve gasil etmesin. Vasiyetimdir, beni kabre gece yerleştirsinler.”
Hz. Fatıma babasından kısa bir süre sonra en sahih rivayete göre altı ay sonra, ebedi âleme, sessiz sedasız, gürültüsüz patırtısız, beklenmedik bir anda uçuverdi. Hicretin 11. yılında, Ramazan ayının üçüncü gecesinde bir salı günü. O aralık haberi alan Hz. Ali, hâli üzere onu defneylemiştir. Hiç kimse onu gasletmemiştir.

Bu kadarcık bir sözle Peygamber evladını anlatmak imkânsız. Bu sebeple, akıllı, bilgili, dirayetli hanımların Allah’ın bütün kadınlara üstün kıldığı Hz. Fatıma’yı tanıması ve onunla özdeşleşmesi için yeni bir gayreti kuşanmaları gerekir.
Onu anlatmak zordu ama herkes onu kendine göre anlamakta hiç güçlük çekmeyecektir.

Ona komşu olanlardan olmak temennisiyle…