‎Cuma Sohbetlerinden…

kn

Size konuşmamı Endonezya’nın başşehri Jakarta’dan yapıyorum. Yâni Almanya filân derken mukaddes beldelere, mukaddes beldelerden de elhamdü lillâh buraya geldik. Biliyorsunuz, Endonezya dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi, 200 milyon nüfusu var ve bu nüfusun –bugün bizi gezdiren şöförün ifadesine göre– çok büyük çoğunluğu, % 90’ı müslüman. Arada tabii, bölgeye yakın yerlerden gelmiş hindu, budist ve daha başka hıristiyanlar var. Sömürgecilik zamanında yerleşmiş olabilirler, hıristiyanlığı yaymış olabilirler.

Halkın fakiri çok fakir… Fakirlikle ilgili Peygamber SAS Efendimiz’den rivâyet edilmiş bazı cümleler var; fakirlik nerdeyse küfür gibi, kâfir oluş gibi zor bir durum… Çünkü insan öyle bir duruma düştüğü zaman, eğer sabretmesini bilemezse, Cenab-ı Mevlâ’nın kaderine tahammül edemezse, çok hatalı işler yapar da, Allah korusun çok kötü durumlara düşebilir.

Tabii böyle fakir olunca insan çoluk çocuğunu yetiştiremeyebiliyor, tahsil yaptıramayabiliyor. Derken onlara tahsil yaptıracağız filân diye birileri onları alıp, başka ilimlerle, irfanlarla, zihniyetlerle yetiştiriyorlar ve evlâtlarımız, yâni ümmet-i Muhammed’in evlâtları maalesef iyi korunamayabiliyor. Bir insan başka türlü yetiştiği zaman, başka insan oluyor. Hangi kafanın, hangi zihniyetin, hangi düşüncenin ışığı altında, güdümü altında yetişmişse onun dışına çıkmak kolay bir şey değil. Doğruyu bulmak çok zor… Kendi tahsil ve anlayışını kırarak, yanlış ise onu kırıp kabuğundan çıkmak, toprağın altından yeryüzünün üstüne çıkmak, fışkırmak, karanlıklardan ışığa gelmek –Allah yardım etsin– kolay olmuyor. Çok çalışmamız lâzım!..

Buraları uzun zamanlar Hollandalıların, Avrupalıların baskısı, sömürgesi altında kalmış, Müslüman insanlar esir gibi, sömürge halkı olarak sömürülmüşler. Tâ oralardan buralara gelmişler, sömürmüşler.

Tabii bir yönetim, Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun bir yönetim olmalı!.. Allah’ın emirlerinin uygulandığı, zulmün olmadığı, sömürünün olmadığı, herkesin insanca saygı gördüğü, zenginlikten, fakirlikten dolayı ayrılmadığı, sadece takvâ, ahlâk, âdab bakımından ve iman bakımından farklı olduğu güzel bir insanlık ortamı inşaalah olur ilerde… Onun olması için çalışmak lâzım. Onu temennî ediyoruz. Tabii bunun için de çalışmamız lâzım!

Ben bunları dînî duygularla, dinimiz yayılsın diye söylüyorum, fakat aslında bunun aynı zamanda bir millî ülkü de olması lâzım! Avrupalıların millî ülküsü olmuş; o ülkeler buraları sömürmek için buralara asker göndermişler, çeşitli çalışmalar yapmışlar, misyoner göndermişler, din kuruluşlarını desteklemişler. Din kuruluşlarını, kendilerinin varlığının ve yayılmasının bir parçası olarak kullanmasını hiç geriye bırakmamışlar. Din adamlarına çok büyük fırsatlar vermişler.

Devlet dînî yayılmaya, dînî çalışmaya çok büyük masraflar ayırmış, halâ da ayırıyor. Her çalışan insanın maaşından –bordro diyoruz ya– maaş cetvellerinden, maaş eline geçmeden kilisenin payı % 7, % 6 neyse kesiliyor. Düşünün, her çalışan insandan bu kadar kesilince, devlet kadar kuvvetli, devletten daha fazla kuvvetli bir teşekkül ortaya çıkıyor ve tabii bunlar da kendi inançlarını yaymak için çalışıyorlar.

Elimde ince bir İngilizce kitap var, İngiltere’den almıştım. Endonezya Cumhuriyeti, buralarda dînî propagandaları kısıtlayan bir karar çıkartmış; herkes böyle dinî propaganda yapmasın filân diye… Hemen en büyük tepkiyi Avrupalılar göstermiş. Bu elimdeki broşür de, Müslüman olmuş bir Avrupalı tarafından yazılmış bulunuyor.

Bizim buralardan ülke olarak haberimiz yok, dikkatimiz de zayıflamış. Belki hilâfetin olduğu zamanlarda, dünyanın her yeriyle ilgilenme durumu mevcuttu yöneticilerde… Fakat o zamanlar iletişim, haberleşme bu kadar gelişmiş durumda değildi. O bakımdan kurulamamış. Ama ben şimdi çok büyük bir şevk ile, çok büyük bir aşk ile, böyle uluslararası bir kardeşlik ortamının oluşabileceğini düşünüyorum, temennî ediyorum.

İnşaallah buralarda da arkadaş grupları, arkadaş heyetleri, muhabbet bağları tesis ederiz. Dünyanın her yerindeki müslümanlar birbirleriyle tanışır. İnşaallah radyomuzun bu başarısı gibi, televizyonumuz da büyük başarı sağlar; uluslararası ilginç haberleri size anında aktarırız. Tabii konuşuldukça insanın ilgisi, bilgisi nisbetinde artar. Bilgilendirildikçe, onun da ilgisinin derecesi yükselir. Bunlardan bahsetmeliyiz ki, halkımızın ilgisi de genişlesin, atılım şevki artsın, dünya üzerindeki çalışmaları fazlalaşsın.

Tabii bu, manevî bakımdan bir fayda ama, maddî bakımdan da faydalı… Dilerim, devlet yetkilileri de, ilgililer de bunları anlarlar ve bu hususta çalışan hayır kurumlarına yardımcı olurlar, destek olurlar. Çünkü tanıtılmamız ve dış ülkelerle ilişkilerimizin arttırılması, dışişlerinin önemli bir görevi olmalı. Tanıtma ve bir takım bağların kurulması, iktisadî bağlar, eğitim bağları, ilim irfan alış verişi, haberleşme ve ziyaretleşme, seyahat bağları, çeşitli bağların kuvvetlenmesi lâzım. İnşaallah bunları yapmak istiyoruz.

Şimdi ben Endonezya’dan konuşma yaptığım için, oradaki arkadaşlarıma ricâ ediyorum, Türkiye’deki kardeşlerimizden bir heyet Endonezya ile ilgilenmeye başlasın! Endonezya ile ilgili bilgiler toplasınlar, bir güzel dosya haline, kalın bir kitap haline getirsinler! Kendi aralarında Endonezya’yı tanıma ve Endonezya ile dostluk derneği diye bir dernek kursunlar!

Çünkü uzak diye düşünülecek devirde değiliz, Yirmi birinci Yüzyıl’a giriyoruz ve bu Uzakdoğu, Güneydoğu Asya, Doğu Asya, Japonya, Kore, Singapur, Malezya, Endonezya önemli gelişmeler gösteriyorlar. Bizim için bu gelişmeleri takip etmek çok faydalı olabilir. Arkadaşlarımdan öncelikle Endonezya-Türkiye dostluk derneğini kurmalarını istiyorum. Çünkü bir şeyi önce yapmanın fazileti, sevabı, ecri fazla olur. Arkadan gelenlerin sevapları, o ilk atılımı yapanlara verilir. Bu hususta teklifimi yapıyorum.

Endonezya çok hızla kalkınıyor, büyük bir hızla kalkınıyor. Nüfusu 1997 sayımlarında 200 milyon, dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi oluyor. Hızla kalkınınca da inşaallah güzel şeyler olacak. Bu Jakarta’ya havadan inerken uçak ilkönce sular basmış olan pirinç tarlalarının üzerinden alçalıyor, şöyle baktık ağaç bile yok. Her taraf sel basmış, tarlalar, yâni pirinç ekimi filân yapılan yerler… O zaman biraz içimiz burkuldu, demek ki bu İslâm ülkesi de tatsız tussuz bir yer gàliba, çöl filân gibi derken şehire yaklaşınca yeşillikler başladı. Bugün de biraz şehrin bazı yerlerini gezdik, gördük, biraz daha yakından tanımağa çalıştık.

Yâni benimki, dînî konuşma yanı sıra biraz da böyle seyyah konuşması gibi, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi gibi oluyor ama, bunun da dînî faydalar sağladığını düşünüyorum. Çok önemli konumu var, yâni yeryüzü coğrafyasında Endonezya’nın önemi var. En büyükleri; Borneo, Sumatra, Java adaları olmak üzere, 13.500 adadan müteşekkil, bir adalar ülkesi… Bu On altıncı Yüzyıl’dan beri bilinen bir şey ki, Cava müslümanları, iyi müslümanlar… Bugün konuştuğum kimseler de, halkın köylerde, şehirlerde müslümanlığı bağlı olduklarını söylediler. En küçük yerlerde bile büyük camiler olduğunu söylediler.

Bugün gezdiğimiz bir Cebel mıntıkası var, yâni şehirden otuz-kırk kilometre uzakta dağlık bir mıntıka, bayağı yüksek bir yer… Ama yeşillikler arasında çay ziraati yapılıyor, bizim Karadeniz’i andırıyor, Trabzon’u filân andırıyor. Güzel villalar var. Buralarda da hep gezdiğimiz yerlerde başörtülü kızları gördük, öğleden önce okula giderlermiş, öğleden sonra da Kur’an kursuna giderlermiş. Bizim şöför de:

“–Bizim kız da öyle yapıyor.” dedi. Yâni, “Burada çocuklar iki okula birden giderler. Öğleden önce tabii olarak eğitimlerini görürler, öğleden sonra da dînî eğitim görürler, Kur’an kurslarına devam ederler.” dediler.

Hakîkaten cıvıl cıvıl böyle başörtülü çocuklar gördük, sevindik. Güzel bir şey… Yâni çocuklar hem dünyayı, hem dini öğrenirse, ilerde onlar güzel hizmetler yaparlar.

Endonezya, Malezya ile Avusturalya arasında yer alıyor. Doğusunda da, Papua Yeni Gine ile onun kuzeyinde Filipinler var; onlara komşu… Oralarda da tabii Müslümanlar var ama ülke olarak onlar ayrı. Batısı boş, yâni dünyanın üçüncü büyük okyanusu olan Hint Okyanusu var. Bir özelliği de, en çok faal, yâni patlayan, çatlayan yanardağı olan olan ülke… 400 faal yanardağı olduğu söyleniyor.

Demek ki, buralarda biraz kalsak, televizyonumuz da faaliyete geçse, sadece böyle radyo haberi olarak değil, buralardan dînî başka haberler de aktarabileceğiz.

Allah bu Müslüman ülkeye, buradaki sevimli, güleç yüzlü, böyle bizi sıcak karşılayan Müslüman halka yardımcı olsun… İslâm dünyasının her yerine güzellikleri, ahlâkı hakîm eylesin… Tabii bizim de çalışmamız şartıyla… Çünkü çalışma bir kanun;

(Ve en leyse lil-insâni illâ mâ saâ.) “İnsanoğluna neye çalışıyorsa onun sonucu verilir. Çalışmasından gayrı bir şey verilmez.” buyruluyor. Neye çalışırsa onu elde eder, ona ulaşır. Çalışmadığı zaman da, istese de o imrendiği şey eline geçmez. Onun için Müslümanın da, istediği şeyin oluşması için gayret göstermesi, çalışması lâzım!

Merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan

Cuma Sohbeti – 12.12.1997 / Endonezya